Pazartesi, Şubat 28, 2011

Bizde niye Oscar olmaz?



Nedense Oscar deyince benim aklıma hep Shark Tale filmi ve muhteşem Oscar geliyor:)

Bizde niye Oscar olmaz biliyor musunuz? Çünkü bizde aileye teşekkür etmek diye bir kavram yok. Holivud'da tüm ödül alanlar annem, babam, kardeşim, çocuklarım diyerek teşekkür ediyor. Bizde olsa, şöyle der oyuncu: "Bu ödülü ben kendim hak edip aldım, kimse bana yardım etmedi. Hepsine ben bakıyorum zaten, hepsi şerefsiz, arkamdan konuşup kuyumu kazıyorlar. Jüri de ödülü bana verecekti tabii, benden başka hak eden yok ki, Aha bu Oscar da başarımı çekemeyenlere kapak olsun"

Diğer yandan, hadi diyelim ki oldu da bir oyuncu ailesine teşekkür edecek (olmaz ya), o da şöyle der: "Bu ödülü almamda emeği geçen anneme, babama, kardeşime, eşime, çocuklarıma, kayınvaldeme, kayınpederime, teyzeme, enişteme, dayıma, yengeme, halama, enişteme, amcama, amcamın oğluna, liseden arkadaşım Ahmet'e, kapıcımıza, kuaförüme/berberime, manavıma, kasabıma........." En az yarım saat sürerdi teşekkür konuşması. Çünkü tüm sülale ve tanıdıklara teşekkür etmezsen seninle ömür boyu konuşmayabilir, ne zaman seni görse kafana kakar ki aldığın ödüle lanet edip Madagaskar'a kaçasın gelir.

İşte bu nedenle bizde Oscar çalışmaz. Hıncalım da durmadan ödül törenlerini eleştirip durur, niye bizde böyle olmuyor diye saçını başını yolar. Bilmez ki asıl sebepler bunlardır.

Ayrıca Colin Firth bence ödülü haketti, filmini beğendim. Natalie Portman da Siyah Kuğu ile haketti Oscarı bence, adaylarım kazandı yani.

Cuma, Şubat 25, 2011

Body Worlds'e gittim...

Tek kelimeyle muhteşem.

Body Worlds

27 Mart 2011 tarihine kadar görebilirsiniz. Bence kaçırmayın, dünyada milyonlarca insanın ziyaret ettiği bu bilim harikası deneyimi yaşayın.

Dün nasılsa işe gelmiyorum diye Paa ile buluşup gidelim dedik. Kadıköy'den Karaköy'e geçtik vapurla, biraz yürüdük ve ulaştık. Giriş kişibaşı 25 TL, öğrenci indirimi de var ama bence fiyatı kesinlikle pahalı değil, ödediğim her kuruşa değer.

Girişte Paa ile tereddüt etmedik değil. Ölü vücutları mı göreceğiz, midemiz filan bulanır mı acaba korkuları yaşadık ama kesinlikle rahatsız olmadık. İnsan ve hayvan vücutları sanki birer maket gibiydi, veya heykel.

Önce embriyo ve cenin oluşumunun hafta hafta sergilendiği bir bölüm vardı. 8 haftalık cenini görmelisiniz, elleri, ayakları ile minyatür bir insan, yaklaşık 1 cm boyunda, sonra diğer haftaları adım adım görüp şaşırıyorsunuz mucizeye.

Devamında organlarımız ayrı ayrı camekanlarda sergileniyordu. Mesela midenin sağlam hali, gastrit ve ülserli halini koymuşlar, inanılmazdı. Kalp, böbrek, karaciğer ve tüm diğer iç organlarımız ayrı ayrı bölümlerde sergileniyor, her birinde açıklayıcı bilgiler var. Beyin inanılmazdı, tüm kıvrımları açıldığında 1,5 metrekare yer kaplıyormuş biliyor musunuz?

Duvarlarda çok güzel sözler, yaşam ve sağlıkla ilgili ilginç bilgiler verilen kocaman afişler asılıydı, neye bakıp neyi okuyacağını şaşırıyor insan.

İnsan vücutları inanılmazdı, kasları, kemikleri, kan sistemini, damarları öyle estetik bir şekilde sunmuşlar ki. Bunları buraya yazarken iğrenç gelebilir size ama kesinlikle değil, bir sürü orta öğretim öğrencisi vardı, lay lay lom geziyorlardı öğretmenleriyle birlikte.

Atın üzerinde şaha kalkmış adam, ressam, sporcu, satranç oyuncusu, dans eden kadın vs gibi çeşitli formlarda sergilenen vücutları rahatça inceleyebiliyorsunuz.

Zürafa'yı sona sakladım. O neydi öyle! Gerçek bir zürafa, metrelerce yüksek ve tüm organlarını görebiliyorsunuz.

Plastinasyon yönteminin anlatıldığı, vücutların nasıl bağışlandığı ve işin bilimsel kısmının da anlaşılır şekilde gösterildiği bölümler vardı.

Sergideki afişlerde ünlü kişilerin sözleri ingilizce, Türkçe olarak verilmiş. Tüm sözler ruhun bedeni beslediği ve bedenimize olduğu kadar ruhumuza da iyi bakmamız gerektiği üzerineydi. Mark Twain'in şu sözünü çok beğendim mesela: If you don't mind, it doesn't matter.

Anneme mutlaka gidin dedim, Dolphin'e kaçırma sakın dedim, şimdi de size diyorum. Doktorları daha iyi anlıyorum şimdi, hani bazen çok ukala ve tepeden bakan oluyorlar ya, az bile yapıyorlar. Hepsinin ellerinden öpüp baş tacı etmeliyiz bence.

Çarşamba, Şubat 23, 2011

Madalyonun öbür yüzü...

Giderek artan ve dayanılmaz hale gelen kaşıntılarım yüzünden bugün işe gitmeyip başka bir doktora gittim. Madalyon= Gül Hastalığı diyerek tescilledi. 10 gün ile 5 hafta arasında sürermiş, başka bir ilaç ve krem, losyon verdi. 2 gün de rapor verdi (aslında daha fazla veriyordu da istemedim). Stres yüzünden oluyormuş, Allah Allah, niye stres oluyorum ki acaba? İşyerinde her şeyin tepetaklak olması, iş yükümün acayip artması, oturduğum yerin daha kötü bir bölüme taşınması olabilir mi acaba? yok canım, ne alaka? Durup dururken oluyor işte, bana da rahat batıyor canım!

Salı, Şubat 22, 2011

Kahvaltı...



Ne güzel bir öğündür değil mi? Çeşit çeşit peynirler, reçeller, zeytinler olsun masada, ekmekler, simitlerle beraber uzun uzun yapılsın.

İşte benim için öyle olmuyor. Ben çiğ peynir sevmem. Pişmiş olursa yiyebilirim ancak, örneğin omlet, tost, börek vs olursa tamam da, çiğ haliyle mümkün değil. Aynı şekilde yoğurt da yiyemem, yoğurt çorbasına bayılırım ama. Çok cinsimdir bu konuda, annem hala beni psikoloğa göndermeye kalkıyor, küçükken yiyormuşum, sonra bir ara nasılsa bırakmışım. Denemedim sanmayın, çok denedim ama yiyemiyorum, hemen midem bulanıyor.

Bu yüzden kahvaltı yapalım deyince birileri, ben strese giriyorum. Mesela burada ara sıra kahvaltı yapıyoruz, herkes bir şeyler getiriyor evden, tabii en çok peynir geliyor, acılı ezmeler, zeytin ezmesi (sevmem) ve yeşil zeytin (sevmem). Sadece siyah zeytin, o da bir kaç tane yerim işte. Ben de kek yapıp getiriyorum genellikle, gün içinde ikram ediyorum arkadaşlarıma.

İş yerinde yaptığımız kahvaltılarda ancak ekmekle biraz zeytin, reçel (bal da yiyemem çünkü alerji yapıyor) ve varsa domates, salatalık filan yiyorum. Bana diyorlar ki çok az yedin, evet ama başka yiyebileceğim bir şey yok ki.

Bir yerde açık büfe kahvaltıya da gitsek, benim vereceğim para ziyan olur mesela. Omlet, salatalık, domates, biraz reçel veya nutella ile 2-3 zeytin aldım mı tamamdır. Bol bol şekersiz çay içerim ama.

Kahvaltıda meyve suyu içme adetim de yoktur, çok ender taze sıkılmış portakal suyu olursa bir bardak içerim. Dolphin ise tam tersine, tüm çeşitlerden yer, meyve sularını içer, hayatımın sonuna kadar bu kahvaltıya devam edip çatlayarak ölebilirim der. Çok sever uzun uzun kahvaltı etmeyi.

Diğer yandan kahvaltı hazırlamayı çok severim. Ben yemiyorum diye masaya koymamazlık yapmam, çeşit çeşit peynirler, reçeller, bal, kaymak, salam vs ne varsa. Ayrıca fırından hamur alıp pişi yaparım, çok güzel kaşarlı, sucuklu omlat yaparım, cherry domatesler, Çengelköy hıyarı derken harika bir kahvaltı sofrası kurarım misafirlerime.

Siz kahvaltıda neler yersiniz? Hafta içi, işe gitmeden kahvaltı yapabiliyor musunuz?

*Resmi google'dan buldum.

Pazartesi, Şubat 21, 2011

Rengarenk...



Gigi Sertab'ın Rengarenk şarkısı için böyle bir kıyafet hazırlamış, bence çok yaratıcı. Sonra da bir güzel dans etti tabii.

Hafta sonumuz güzel geçti. Cumartesi günü görümcemin evine perdeleri gelecekti, ben de çocuklarla gittim. Onları bırakıp pazara çıktım, hayatımın en hızlı pazar alışverişini yapıp geldim. Oğlan durmuyor bensiz, hemen aradılar, aneeee, gelmeni istiyorum dedi. Tabii ben de pazardaki ilk tezgahtan tüm sebze, meyve alışverişini yapıp geldim, iyi de oldu bence.

Perdeler çok güzeldi, her odaya farklı almış Ö. ablam, bence de iyi yapmış. Salondaki koltuklarla uymlu, beyaz ve kırmızı desenliydi, mutfağa şeffaf, mat stor seçmiş, hem tül, hem perde işlevi görüyor. Bir oda yeşil, turuncu desenli (kanapenin rengine uygun) ve yatak odası da krem üzerinde beyaz desenleri var. Tümü de stor perde, hepsini de çok beğendim. Ev perde olmadan gerçekten tamamlanmış olmuyor, daha sıcak bir havası oldu şimdi.

Akşam bize geldik, yemek yedik. Pazar sabahı da Kayrişlere kahvaltıya gitmeye karar verdik. Güyel ve Kayriş de gelmişti. Kayriş'e bize kahvaltıda ne hazırlayacaksın diye sordum, süt yapıcam, porkatal sıkıcam, börek yapıcam dedi.

Dün sabah kahvaltıya gittik, porkatal suyu içip memleketi kurtararak kahvaltı ettik. Aslında çıkışta niyetimiz Lupi'lere gitmekti ama hem çok kalabalık olacaklardı, hem de Gigi hala öksürdüğü için iyice iyileşsin, başka zaman gidip rahat rahat sohbet edelim dedik, Lupi'nin annesi eminim ki harika şeyler hazırlamıştır, kaçırdık ama olsun, napalım:(

Çocukları Üvvaniye Karfur'a götürüp oyuncaklara bindirdik. Bir şeyler yiyip eve döndük. Millenium üçlemesinin son kitabı olan Arı Kovanına Çomak Sokan Kız'ı da aldım, bugün okumaya başladım bakalım.

Cuma, Şubat 18, 2011

Mimmmm...

Judy beni mimledi, ben bu mimi çok sevdim.

1-Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey:
Valla billa gerçekleşti bile:)))

2-Gördüğün zaman eğer almazsan uyuyamam dediğin şey:
Çoook görmek istediğim bir gösteriye, filme, konsere bilet. Cem Yılmaz'a gidiyorum mesela:)

3-Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey:
Çikolatalı pasta, hele de içinde frambuaz varsa affetmeeem!

4-Uğurun var mı, uğurun?
Var, kocam.

5-Kendine en yakıştırdığın renk:
Beyaz, lacivert, koyu yeşil, siyah. Denizci temasına bayılırım, lacivert beyaz çizgili, puantiyeli, bok püsürlü ne varsa giyebilirim.

6-En sevdiğin takın:
Yıllar önce Marmaris'ten aldığım, hazine sandığının kapağına benzeyen şekliyle gümüş ve markazit taşlı yüzüğümü çok severim, hemen her gün takarım. Bazı taşları düştü, yaptırmam lazım.

7-Takıntın?
Blog okumak, gerçekten çok seviyorum. Ayrıca bir çok gazetenin köşe yazarını okurum.

8-Bavulum çoktan hazır,gitmek istediğim şehir,ülke?
Londra tabii ki! 1995 yılında orada 6 ay yaşadım, hala deliler gibi gidip Londra'yı arşınlayasım var.

9-Ben bu şarkıyı duyunca şakırım:
I will Survive, La Isla Bonita, I found my love in Portofino, Ajda'nın şarkılarını duyunca şakırım. Ha bir de, sanat müziği duysam aynen eşlik ederim. Benzemez, kiiiimse sanaaaa... Ah Müzeyyen Senar ah...

10-Solunda ne var?
Üçlü koltuktayım evde, solumda kumanda var, az ilerde kırmızı hırkam ve kızımın oyuncağının kutusu, daha ileride sehpa üzerinde deniz akvaryumunda 2 adet Nemo yüzüyor.


Ben de, Asortik Krep'i, Cenebaz'ı, Lupinin Annesini, Deli Anneyi ve Arca'nın annesini mimliyorum. Hadi bakalım, sıra sizde:)

Nefes Nefese - Ayşe Kulin



Bu kitabı bana yengem tavsiye etmişti ve almıştım. Bir haftadır okuyorum (ancak sabahları işe gelirken serviste, akşam giderken çok geyik yapıyoruz, daha zevkli:) ve bu sabah bitti.

Bir çok kitabını okuduğum Ayşe Kulin akıcı bir dilde yazıyor. Bazen kendimi çok kaptıramıyorum kitaptaki öyküye, sanki pencerenin dışından seyrediyormuşum gibi geliyor, bu kitap da biraz öyleydi. Ben odanın içinde, kahramanların yanında, onların her aldığı nefesi hissederek okuduğum kitaplardan çok etkileniyorum. Bu kitap öyle etkilemedi beni. Ama hikaye güzeldi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkemizin savaşa girmemek için yaptığı ustaca manevraları ve savaş siyasetini okumak keyifliydi. Nazilerin Yahudilere yaşattığı korkuyu hissettim. Selva ve Rafo'nun evliliği, ailelerin yaklaşımı ise hikayeyi rahatça okunabilir hale getirmişti.

Tavsiye ediyorum tabii ki. Dekolte giymeyin, kitap okuyun.

Perşembe, Şubat 17, 2011

Biz Kadınlar...

Bence kilit altına alınmalıyız. Bırak işe gitmeyi, evden çocuğumuzu alıp parka bile gitmemeliyiz. Çünkü maazallah ya bir erkeği tahrik edersek? Nasıl olacak ki demeyin, bir çok yolu var:

- En önemlisi DEKOLTE giyinebiliriz!
- veya ince çorap giyip topuklu ayakkabı giydik mi işte tahrik sebebi!
- ya da kırmızı ruj süreriz, iiiiy, tahrik oldu bile baksanıza!
- ay yoksa sarı saç da mı?
- yok artık daha neler, sokakta kahkaha atmak mı, delirdin mi, bak tahrik geliyor!
- ama, ama, ben sadece bakıyordum ne demek? Bakmayacaksın hanım, tahrik!

Bu örneklerden ilkini dün yaşadık değil mi? Selçuk İlahiyat Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Osman Çeker demiş ki: "Sorunun odağında kim var? Kadın var. Kardeşim sen DEKOLTE giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır. TAHRİK ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul DEĞİLDİR"

Bu sabah 3 gazeteye baktım, sadece bir gazetede Sevim Gözay bu konuda yazı yazmıştı.

Milletvekilleri, kadın bakanlar, öğretmenler, işkadınları, ülkenin 36 milyon kadın nüfusu, neredesiniz yahu? Adam resmen kadınlara hakaret ediyor, hiç birinizden ses çıkmıyor? Daha ne söylenmesi lazım harekete geçmek için? Yukarıda yazdığım diğer örnekleri de yaşayınca mı konuşacaksınız? Ama o zaman siz ortaya çıkamayacaksınız ki? Dört duvar arasında kocanızı, babanızı bekliyor olacaksınız evde, zaten sesiniz çoktan kesilmiş olacak.

Salı, Şubat 15, 2011

İnatçı Grip...

Bu kez adını doğru koymuşlar, keçi gribi gerçekten, geçmek bilmiyor.

10 gün antibiyotik alıp iyileştiğimi sandığım grip bu hafta yine yakaladı beni. En kötüsü de öksürük, hele geceleri, ciğerim sökülüyor sanıyorum. Dün akşam ben, Gigi ve Cigi senkronize olarak öksürdük. Ben yüksek perdeden, Gigi kesik kesik, Cigi de hiiii şeklindeydi. Bir ara oğlan nefes alamıyor sandım. Dolphin hangimize koşacağını şaşırdı. Bu arada nasıl oluyor da o hastalanmıyor anlayamıyorum, tık tık tık, tahtaya vuralım da, bir sağlam lazım evde:)

Gerçi ben Pazar günü havanın güneşli olmasına aldanıp ince giyinmiştim. Gigi'nin okuldan arkadaşının McDonalds'taki doğumgünü partisine gittik. Arkadaşları ve anneleriyle tanıştım, çok mutlu oldum. Gigi deliler gibi oynadı, dans etti, Cigi de seyretti ablaları, abileri.

Çıkışta annemlere gittik, amcamlar da oradaydı. Bir iki saat kalıp eve göndük. Aynı sitede komşumuz olan kuzen Cagassi'nin doğumgününü de kutlayalım dedik,üçüncü kapıyı da yaparak yorgun argın eve döndük.

Bu hafta işyeri acayip yoğun, deliler gibi rapor hazırlıyorum. Bütçeler, mali raporlar (ki benle alakası yok bölüm olarak ama destek veriyorum işte, fazla akıllı olmak iyi değil her zaman:) ve günlük diğer işler beni benden aldı. Bir taraftan da hastalıklar, gül hastalığım tam gaz devam ediyor, kaşınmamak için dişlerimi sıkıyorum. Teker teker gelin demek istiyorum ama karabasan gibi çöktü hepsi birden. Şeytan diyor ki (en sevdiğim şeytan bu) 3 gün rapor al kızım, deli misin, hangi doktora gitsen rapor verir, evinde yat, otur, gez. Ama diğer yandan işyerinde yapacaklarımı bitirmeden bıraksam da burayı aklım kalacak biliyorum. Böyle diye diye her sabah yataktan atıyorum kendimi aşağıya, akşam eve gittiğimde kuzularım bana sarılıp öptüğünde geçiyor yorgunluğum tabii:)

Bu günler de geçecek biliyorum, daha güzel günlerimiz olacak, secret yaptım, havaya savurdum, bekliyorum.

Pazartesi, Şubat 14, 2011

Dear Valentin,*

Acaba Despot bir hükümdar tarafından öldürülmenin ileride bir efsane olacağını ve adının aşkın ve sevginin sembolü olabileceğini hiç düşünmüş müydün? Sanmıyorum. Hükümdar 2.Claudius da kafanı kestirirken düşünmemişti bence. Ayrıca reklamın kötüsü olmaz sözünü de kanıtlamış Claudius baksana. Hangi Roma imparatorunu (Neron ve Sezar sayılmaz) bu denli kötülük yaptığı halde her yıl anıyoruz ve hatırlıyoruz? Hem de aşk sözcükleri, kırmızı kalpler, sevgi kelebeği mesajları eşliğinde? Hangi kula, pardon hükümdara nasip olmuş bu sevecenlik?

Sezar bile o kadar büyük imparator olmasına rağmen şimdi imparator deyince aklımıza sadece İbrahim Tatlıses'in geliyor olması bir çelişki değil midir? Sen de mi Brütüs diyerek ölen bir adamın 2.Claudius yanında esamesi okunur mu? İstediği kadar büyük olsun, Kleopatra ile kırıştırsın veya parmak arası terlik giysin, Brütüs denen yarı çıplak lavukcan tarafından mal gibi bıçaklandı işte!

Neron desen, annesini ve karısını öldürtmüş, Roma'yı yakmış delinin biri yahu! Nesini neyle anacağız? Ancak sövgüyle bahsedilecek biridir kendisi. Hakkını yemeyelim diğer yandan, Neron olmasa "Roma'yı da yakarım, yıkarım, tırınım" şarkısını bize kazandıran Kenan Doğulu bu şarkıyı yazamayacaktı ve biz de eller havaya yapıp göbek atamayacaktık Roma'nın yanışına.

Ama senin başına gelenler de pişmiş tavuğun başına gelmemiştir be Valentinciğim. Hem gizli gizli çiftleri evlendir ve zina yapmalarını önleyerek Allah'a hizmet et, hem de kafan kesilsin, olacak şey mi bu? Sana mı kaldı milletin evlenip gerdeğe girmesine destek vermek? Sakın seni evli kocalar ihbar etmiş olmasın? Ulan bu evlilik iyi hoş da, kaynanadan kimse bahsetmedi deyip seni Claudius'a gammazlamışlardır kesin.

Şimdi bu günün anlam ve önemi nedeniyle her yerde kırmızı kalpler, pofuduk yastıklar ve güller havada uçuşuyor günlerce. Ayy ben sevgililer günü geyiğine hiç inanmıyorum ve hoşlanmıyoruuum diyen genç kızlar eğer erkek arkadaşları medyanın tüm gazına rağmen bir çiçek, çikolata almazsa bozulup gizli gizli ağlıyorlar evlerinde. Kendisine çiçek gönderip işyerinde sevgilim çiçeğimi hiç unutmaz diyen bağyanlar da vardır mutlaka!

Diğer yandan biz evliyiz ayol, hergün bizim için sevgililer günü diyen kadınlar koca akşam eve bir buket çiçekle gelmezse akşam yemeği niyetine yağda yumurtayı dayıyorlar önüne, oturma odasına gidip küçük televizyondan izliyorlar o akşamki diziyi. Adam da ama bugün çiçekler çok pahalı, ben onun yerine sana ne istersen alırım hayatım deyip içlerinden oh bu yıl da yırttık diyerek üçlü koltuğa yayılıyorlar rahatça. Ben de inanmıyorum bu güne deyip de gelen çiçeğe, hediyeye sevinmeyen kadın görmedim Valentin kardeş. İstemiyorum diyen kadın herkesten fazla istiyordur o hediyeyi, emin ol.

Sen zaten oradan gelişmeleri izliyorsundur, evet aşklar gittikçe daha suni olmaya başladı, 3-5 günlük ilişkilerin adı "seviyeli birliktelik" oldu günümüzde ama gerçek aşk hala var ve dolaşıyor bu şehirde, görüyorsun değil mi? Yaşı yok, hediye olmayabilir, mercimek çorbası, salata ve makarna var masada ama yılları birlikte devirenler için gerçek aşk o masada karşılıklı oturup konuşmak, gülmek ve yemekten sonra kahve içebilmektir karşılıklı. Varsın Çırağan'da hebele menüsü eşliğinde gece olmasın, şampanyalar açılmasın, plastik kalpler sokuşturulmasın eve, gerçek aşk içimizde Valentin, ta içimizde.


*2007 yılında yazdığım yazıyı tekrar buraya taşıdım. Benim HU'dan neyim eksik?

Perşembe, Şubat 10, 2011

İstanbul'da bir gün...

Dün bazı işlerim için izin almıştım. Dolphin ile birlikte çıktık evden ve akşama kadar işler, gezme, sinema derken sanki üniversiteden kalma bir gün yaşadık İstanbul'da. Hava güzelse, hafta içiyse ve Beyoğlu'ndaysan gün harika geçiyormuş, öğrendim:)

Karşıdaki işlerimizi halledip Nişantaşı'na gittik, Dolphin bir müşterisine uğradı, yemek yedik ve Beyoğlu'na gittik. Ne kalabalıktı ya, sanırım yarı yıl tatili de olduğu için çoluk çocuk oradaydı. Bir baştan bir başa yürüdük, İnci'de profiterol yedik.

Sinemaya gitmek için köprü trafiğine yakalanmayalım diye erkenden karşıya geçtik tekrar. Meydan/ Cinebonus'a gittik ve tabii ki Aşk Tesadüfleri Sever'i izledik. (Aslında Dolphin Sanctum'u izlemek istedi ama o film beni sıkar, zaten bir günüm var, bıdı bıdı diyerek istediğim filme soktum onu:)




Film hakkında söyleyebileceğim tek şey müziklerinin şahane oluşu. Kurgu güzel, bu kadar da olmaz diyemiyorsunuz zaten baştan filmin tesadüfler üzerine olduğunu kabul etmişsiniz, ama bence daha farklı bitmeliydi, o zaman tesadüfler bana daha doğru ve doğal gelecekti sanki.

Mehmet Günsür her zamanki gibi, onu izlemek bir zevk. Her yaş dönemini ve rolünü hakkıyla oynuyor. Belçim Erdoğan için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, bazı sahnelerde iyiydi ama çok iyi diyemem, yapmacık bulduğum sahneleri çokçaydı. Altan Erkekli, Şebnem Sönmez ve Ayda Aksel ise muhteşemlerdi. Çocuk oyuncuları da beğendim.

Filme gidecek hemcinslerime (hele de benim gibi sulugözlüyseler) bir rulo havlu kağıt götürmelerini tavsiye ederim. Selpak filan kesmez.

Salı, Şubat 08, 2011

İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit



İşte bir muhteşem kitap daha bitti. 556 sayfa boyunca Byzanton'dan başlayıp Konstantinapolis'e, oradan Osmanlı İmparatorluğuna, Mimar Sinan'dan Cumhuriyet dönemine kadar İstanbul'u İstanbul yapanların hikayesini okudum. Bir taraftan da Komiser Nevzat ve yardımcıları Ali ile Zeynep'in çözmeye çalıştığı gizemli cinayetler, çevrelerindeki insanlarla ilişkileri ve dostluğun hangi boyutlara varabileceğini okudum tabii ki.

Ahmet Ümit çok sevdiğim bir yazar, her kitabını zevkle okuyorum. Bu kitaptan sonra ise anlattığı tüm tarihi eserleri gidip görmek istiyorum. İstanbul sadece Ayasofya, Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Camii, ya da Yerebatan Sarnıcı değil benim için artık, Mihrimah Sultan Camii(leri), Hürrem Sultan ve Kanuni'nin türbesi, Valide Sultan Camii, Mimar Sinan'ın türbesi de artık. Hepsini görüp kitapta anlatıldığı şekilde yaşamam lazım.

Tavsiye ediyorum herkese, okuyun. Hepsiburada.com'da üstelik Ahmet Ümit imzalı olarak satılıyor, 15,60 TL.

Eline Sağlık Özdil, ne güzel yazmışsın...

Defne Joy Foster hepimize hayatın nasıl da değerli olduğunu ve elinden kayıp gitmesinin ne kadar kolay olduğunu öğretti bence. Onun hakkında yazılmış en güzel yazıyı buraya almak istedim. Defne'cik, oralarda yalnız olmadığını bilmek beni mutlu etti, oralardan bizi izlemeyi unutma.

Yılmaz Özdil'in yazısı

Pazartesi, Şubat 07, 2011

Teknolojik Aileyiz:)

Geçen akşam evde 3 tane laptop vardı. Ben birini almışım kucağıma, diğeri Dolphin'de, üçüncüsü de Gigi'de, oyun oynuyor:) İnternet kafe gibi görünüyordu salonumuz. Bilgisayarcı koca olunca böyle oluyor işte. Bu arada, evdeki laptopun sesini koca bozunca başının etini yedim bana başka getir diye, o da getirdi 1-2 ay önce, şimdi elletmiyorum bile, bana gıcık oluyor iyi mi? Ama o benimmm.

Dün akşam ikimiz de laptoplarla birer koltuktayız, facebook paylaşımları yapıp birbirimize söylüyoruz şuna baksana, buna baksana diye. Allahım! bu hale geldik ya, devamında sadece mailleşip chat yapacağız diye korkuyorum:

Benim msn: Hadi yemek hazır
Onun msn: tamam tamam geliyorum
ben: e hadi, yemeğin soğudu!
O: bağırma be!

şeklinde yazışacağız galiba.

Cuma günü Arife'ye izin verdim, kardeşi İzmir'den gelecekti, o günü onunla geçirmek istedi. Annemle babam geldi çocuklara bakmak için. Cigi öyle özlemiş ki Arife'yi, Cumartesi akşamı kendi kendine şunu söylediğini duydum: "OOOf, Arife'mi bir daha asla göremiycem..." Hem de öyle içli içli söyleniyor ki, duyunca kulaklarıma inanamadım.

Cumartesi sabahı annemlerle kahvaltı yapıp Cigi'nin deyimiyle Üvvaniye Karfur'a gittik hep beraber. Oyun yerine giderken annem Polaris'i gördü, ben şuraya gireyim sizi bulurum dedi. Biz de önce yemek yiyelim deyip Burger King'te takıldık. Baktım annemin geleceği yok, arıyayım dedim. Babama dedim ki baba orada LCW var, sence annem nerdedir? Aradım ve anne nerdesin dedim, LCW 'deyim dedi. Bıraksan akşama kadar takılır orada. Fahri müşteri ödülü verecekler yakında anneme.

Oyun yerine girdik, çocuklar jetonları (ve benim paralarımı) bitirirken biz babamla bekledik. Çıkışta eve acil dönmemiz gerektiği için anneme siz bekleyin, ben sana bir dürüm alayım dedim. Cigi arkamdan "annem de hep beni bırakıyor" diye sızlanıyormuş. Güzel bir gün oldu, annem ve babam uzun süredir birlikte kalmamışlardı bizde, kendimi çok iyi hissettim onlarla birlikteyken, canlarım benim. Her zaman gelin bize.

Akşam Ö.ablam ve enişte geldiler. Berfuş'u arkadaşına bırakmışlar, yemek yedik, sohbet ettik. Ben sonra alerji hapını aldım ve sonsuzluğa doğru kaydım sanırım çünkü koltuğa yatmışım, biri üzerime yorgan örtmüş, yatağa gitmişim, hiç hatırlamıyorum. Ö.ablalar bizde kalmış, sabah kız uyanınca beraber kahvaltı yapmışlar, oğlum ve ben 10'a kadar uymuşuz. Sanırım yıllar sonra ilk kez Pazar günü 10'da kalktım, ne mutluluk.

Ablamlar gidince tekrar dışarı çıktık. Hava şahaneydi, Koçtaş'ta trafik halısı vardı, alalım dedik. Cigi'nin onlarca küçük arabası var, üzerinde oynar diye düşünmüştüm. Ama halı 4 metre eninde ve bize çok fazla geliyordu. Birini daha bulursam 4 *2 metre alıp ikiye kestireceğim, böylece paylaşırız diyorum.


Çıkınca çay bahçesine gittik, çocuklar parkta oynadı, sonra da Pendik'te Neomarin AVM içindeki Safari park'a gittik. Gigi oradaki oyuncakları çok beğenmişti, Dolphin'in de paralarını bitirip eve döndük.

Amma gezmeye meraklı aileyiz yahu. 2 çocuk filan engel olmuyor bize, evden bir çıktık mı dönmek bilmiyoruz. Çocuklar da bize benzemiş, Gigi akşam olduğunda nolur eve gitmeyelim, başka bir yere gidelim diye yalvarıyordu.

Cuma, Şubat 04, 2011

Gül gibi bir hastalığım oldu:)

Valla, tam bana layık bir hastalığım var, Gül Hastalığı:) Bana da bu yakışır zaten.

Hafta başında korkunç bir boğaz ağrısı, ateş, ses kısıklığı ile işe geldim. "Deli mi şaaaptı" niye geldin? diyecek olanlar varsa söyleyeyim, 2010 yılı genel değerlendirme toplantısı olmasaydı nah kalkardım o yataktan.

Neyse geldim, bir güzel kustum (yazı git gide iğrençleşecek, bence yol yakınken bırakın okumayı), sonra da hastaneye gittim. KBB uzmanı burnuma bişi soktu, kulağıma baktı, sonra gazlı bezle dilimi tutup çekti ki kopacak sandım bir an (Artık kimseye "Hay dili kopasıca!" demeyeceğim , çok acıyormuş). Boğazımın 2 yanındaki ses tellerime bakmış, kuşlar filan konmuyormuş tabii, hahaha.

Bir şeyiniz yok, domuz gibisiniz demedi doktor ama antibiyotik verdi, buğu verdi, akşamları sıcak suya koyup 10 dakika nefes alacakmışım. (İlk akşam yaptım, boğuluyordum nane kokusundan, vazgeçtim, ama devam edeceğim, azimliyim). Rapor bile vermedi bana ühü.

Derken ertesi gün işe gelmeden boynumda 1-2 haftadır var olan kırmızı döküntünün vicuduma yayıldığını fark ettim. Boynumdaki de genişleyip ortası boşalmış, halka şekline gelmişti neredeyse. Lan bu ne ki? diyerek hastaneye gittim tekrar. Dermatolog dürbünüyle (valla billa) baktı lekelere, hmmm, sizde gül hastalığı var dedi. O kadar beğendim ki teşhisi, sormadım tedavisini, çıktım geldim:)

Meğer bu hastalık strese bağlı olarak ortaya çıkarmış (stres nedir?) ve 3 hafta ile 1yıl sürermiş. Zaten duyunca strese giriyor insan. "Bulaşıcı mı?" diye bir ümitle doktora sordum, ki beni eve göndersin, ben de anneme gidip bir kaç gün semireyim diye, ama bulaşıcı değilmiş, hatta hastalık bile değilmiş. pıf!

Bir losyon ve ilaç verdi, uyuz itler gibi kaşınmayayım diye. Aldım işe geldim. Şimdi hastalığımla gül gibi geçinip gidiyoruz, hahahaha.

Dün Paa ile konuşuyordum da, senin hayata bakış açını çok seviyorum, her şeyde komik bir yan buluyorsun dedi, eğer öyleysem bu hastalığın bende işi ne o zaman? Ah bu stres yok mu, iğne deliğinden giriyor vücuda valla.