Dün akşam üniversiteden beri görüştüğümüz dostlarımızla bir araya geldik. 3 aile, biri alabildiğine kalabalık, biri 2 çocuklu, biri de karı koca çekirdek aile. Ne güzel bir karışım değil mi?
İftarı yaptık, kahveleri içtik, üniversite anılarını anlatıp karnımıza ağrılar girene dek güldük. Karpuz, üzüm, şeftali yerken konu referanduma geldi. Evet mi Hayır mı diye başladık hararetle tartışmaya. Herkes kendi açısından anlattı, zaman zaman sesler yükseldi, dur bi yahu! lar, ama beni hiç konuşturmuyorsun'lar, eee, ne var yani, sizinkiler de yapıyor'lar havada uçuşmaya başladı.
Biz 20 senedir bir kez bile birbirimizin türbanını, namazını, hayata bakışını ve ne şekilde yaşadığını sorgulamayan arkadaşlar neredeyse birbirimize saldıracak hale geldik iyi mi?
Tabii ki kavga etmedik, küsmedik, hakaretler edilmedi ama anlaşamadık da.
Benim düşündüğüm ise şuydu. Din bir inançtır, herkes istediği dini istediği şekilde yaşamalıdır. Başı kapalı diye üniversiteye giremeyen olmayacağı gibi doktor olup erkek diye hasta tedavi etmeyi reddeden de olmamalıdır. Yani insanın yaşadığı din başkalarına karşı olan sorumluluklarını ve onların hayatını etkilememelidir. Bağdat caddesinde Ramazanda öğle yemeği yiyebiliyorsam Fatih'te de yiyebilmeliyim öyle değil mi?
Maalesef dini kullanarak siyaset yapanlar arttıkça karşı söylemler de git gide sertleşecek. Sizin taraf bizim taraf diye bir kutuplaşmaya gidildikçe sadece insan olmanın değeri ve farkındalığı da azalacak bana göre.
Önemli olan benim hayatımı nasıl yaşadığım, karşımdakinin yaşayışına ne kadar saygı duyduğum ve farklılıklara rağmen bir arada yaşamayı ne kadar çok sevdiğimdir. Bence demokrasi budur.
Hayatın anlamını 20'de buldum, 26'da yaşamaya başladım, 34'te karşılaştığım mucizeyle tüm bildiklerim bir anda değişti. 37'deki mucizeyle de galiba aileyi tamamladık.
Cuma, Ağustos 27, 2010
Perşembe, Ağustos 26, 2010
Şu Çılgın Türkler...

Seneler önce rahmetli dedem Hacdan döndüğünde ortaokul öğrencisi bir bızdık olarak oturup onunla röpörtaj yapmıştım. Siyah bir kasede anlatmıştı tüm hac yolculuğunu. Yıllar sonra çok aradım o kasedi, bulamadım. Köydeki evde dedemin dolabına baktım, çantasına baktım ama yoktu. Taşınmalar, şehir değiştirmeler sırasında kaybolmuştu belli ki. Hala ve daima pişmanlığını yaşayacağım bu kaybın.
Çılgın Turgut Özakman'ın kitabı nasıl biliyor musunuz? Dedenizin dizinin dibine oturmuşsunuz, o da size Kurtuluş Savaşını anlatıyor, gördüklerini, yediklerini, insanları, savaşın korkunçluğunu hissettirmeden tatlı tatlı bir kahramanlığın hikayesini.
Söyleyecek söz bulamıyorum, Turgut Özakman ile bir gün tanışırsam eğer ellerinden öpeceğim sadece. Çok teşekkür edeceğim bu kitapları yazdığı için. Ve utandığımı da, bu kadar geç okuduğum için.
Salı, Ağustos 10, 2010
Ajdaaaaaaa.....

Listeye bir çizik daha attım. Tifeffi sağolsun Cumartesi akşamı Ajda Pekkan'ın Fenerbahçe/ True Blue konserine 3 bilet verdi, biz de Paa, Dolphin ve ben gittik. Arabayı Fenerbahçe'nin girişine bırakıp yürüdüğümüz için korkunç araç trafiğine yakalanmadık. Konser alanında beklerken gelenleri inceledik ve çeşitli hoş! yorumlar yaptık.
Şimdiki gençlik demeyeyim diyorum, yine dayanamıyorum. Yahu konsere giderken ne giyilir? Ben kot, tişört ve düz spor ayakkabı giydim. Paa kalın askılı mor bir penye bluz ve kot pantolon ile düz sandalet giymişti. Dolphin'i saymıyorum çünkü erkeklerin tümü gibi çok rahattı, bermuda pantolon, tişört, spor ayakkabı / sandalet.
Şimdi kızları anlatıyorum. Mutlaka 1 karış topuklu ayakkabı, mini etek, şort veya en iyisi tayt, pullu, taşlı, straplez veya askılı bluzlar, bolca elbise (saten, lame, dore, şifon abiyeler), koyu makyaj, kocaman halka küpeler, bilumum yapılı saçlar. Standart cadde parfümü (baharatlı, çiçekli), minik çantalar, veya çok büyük çantalar.
Bilmem gözünüzün önüne geldi mi?

Şimdi de Ajda Pekkan'ın SAHNE kıyafetini anlatıyorum. Gri ve önünde Brigitte Bardot baskısı olan bir tişört (kendisi tasarlamış), dar kot pantolon, kısa çizmeler. Saçlar düz fön, elinde kesik deri eldiven, bileğinde deri bilezikler. Hepsi bu.
Süperstarımız, Divamız bu kadar sade işte.
Allah genç kızlara akıl fikir versin, bana da 2-3 saat boyunca o kıyafet ve ayakkabılarla neden açıkhavada, çimenlerin üzerinde dinlenecek bir konsere gelirler, bilen varsa anlatsın. Kızım böyle konsere gitmeye kalksa döverim herhalde onu.
Çıkışta önümüzde yürüyen bir kıza resmen acıdım. O kadar kısa bir elbise giymiş ki, çok topuklu ayakkabılarıyla zor yürüyordu, yanındaki kızın koluna girmişti düzgün yürüyebilmek için.
Diğer yandan bizim gibi azınlıklar da vardı, cici elbiselerle düz ayakkabılar giymiş, tişört, şort ve sandalet tercih etmiş, hem şık, hem sade olmayı başarmış, konser izlemeye nasıl gelineceğini bilenler yani. Ajda da bizim gibi düşünmüş anlaşılan:)
Konsere "Vitrin" ile başladı, "Resim" ile devam etti, "Bambaşka Biri" ile bitirdiğinde ben dans edip şarkı söylemekten yorulmuştum. Bir ara Paa bana "Gigi bir an önce büyüse de birlikte konserlere gitsek" dedi. Ben de " merak etme, o büyüdüğünde yine Ajda'nın konserine geliriz beraber" dedim. Bu kadın yaşlanmıyor, muhteşem bir performans sergiledi. Hiç ara vermedi, hopladı, zıpladı, deliler gibi şarkı söyledi. Beni 20 yıl öncesine götürüp geri getirdi. Orada dans edip şarkı söylerken ben lisede/üniversitedeydim. Gittiğim en güzel konserlerden biriydi.
Şimdi sırada Tarkan var, ona da gidersem bir çizik daha atacağım listeme.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)