Cuma, Temmuz 30, 2010

Moskof Cariye Hürrem...



Üfff... Ne kitaptı ama. Bir solukta okudum diyeceğim, kitabın kalınlığını bilenler inanmayacak:) 800 sayfayı okuyacak tek soluk yoktur herhalde yakınlarda...

Demet Altınyeleklioğlu adında çok hoş bir kadın yazmış, kitabın arkasında resmi var. İlk roman için çok iddialı ve zor bir seçim ama kendisi de söylüyor zaten, büyük denize daldım diyor.

Romanın başlarında bir kaç hata var (Kırım Hanı'nın öldüğünü yazıp sonraki sayfalarda sağmış gibi belirtilmesi, ayrıca Hürrem adını daha almamışken Hürrem yazılması gibi) ancak başından sonuna dek heyecanla okunan, merak ve ilgiyi hep yüksek tutan bir kitap bence.

Hürrem Sultan olana dek geçen zamanda Aleksandra'nın hangi zorluklardan geçtiği, Osmanlı Hanedanında nasıl yükseldiği ve Kanuni ile yaşadığı aşkı, saraydaki entrikaları, savaşları ve arkasındaki olayları çok güzel bir kurguyla anlatmış yazar.

"Boleyn kızı" ve serisini okuyup sevdiyseniz bu kitabı da beğeneceksiniz.

Sanıyorum yeni sezonda dizi olarak yayınlanacak Hürrem ve Kanuni aşkı, dönemi. Kanuni rolünde Halit Ergenç olacakmış, iyi bir seçim. Hürrem'i ise ya Başak Köklükaya veya berrak Tüzünataç oynayacakmış. İnşallah Başak seçilir çünkü ondan harika bir Hürrem olur bence.

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

Sıcaaaak...

Galiba aşağıda eleştirdiğim dizinin gazabına uğradım. Hiç bir şey yazamıyorum:) Tabii yanımda çalışan kişinin doğum iznine ayrılması ve yeni elemanın da 9 Ağustos'ta işe başlayacak olması nedeniyle tüm işlerin üzerime kalmasıyla neredeyse tuvalete bile gidecek zamanımın olmaması da sebep olmuş olabilir buna. Yapılacak çok iş var ama zaman yetmiyor. Her akşam 1-2 saat kalsam yeri ama kalmıyorum. Fedakarlık yap yap nereye kadar, karşılığı yok ki. 3 ay önceden söyledim elemanı erken alın diye, özellikle almadılar, aynı anda 2 maaş vermek istemediler. Şimdi de yetiştiremiyorum işte, ama kimse de bir şey diyemiyor. Ben uyarmıştım değil mi?

Offf, diğer yandan sıcak, çalıştığım yer neredeyse 30 derece. Klimalar var ama yeterli olmuyor, dün üretimden bir vantilatör buldum, masamın karşısına koydum, hiç değilse terlememei önlüyor. Bayılacaktım geçen gün sıcaktan, gözlerim karardı bir ara.

Sürekli şikayet etmekten nefret ediyorum ama başlayınca bırakamıyor insan:) Bu söz de bana birini hatırlattı nedense, bkz aşağıya:


Gece çocuklar çok zor uyuyor, sabaha karşı biraz serin oluyor. Şurada kaldı bir ay diyorum ama her zaman dediğim gibi, ben soğuğu tercih ederim arkadaş, çaresi var, sıkıca giyinip sarınırsın, ısınırsın. Sıcak çekilmiyor, klima olsa da bu kez hasta oluyorsun.

Aslında geçen hafta sonlarını yazmam lazım ama telefonlar çalmaya başladı (2 hat var, ikisi de çalıyor şu anda). Sonra devam edeyim ben.

Perşembe, Temmuz 15, 2010

Küçük Sırlar, Büyük Yanlışlar...



Dün akşam bir heves Küçük Sırlar dizisini seyredeyim dedim. Gossip Girl'ü severim, hayatımıza "oxoxo" diye bir kelime soktu bir kere:) Ayrıca kıyafetler, ilişkiler ve entrikaları da süper.

Bizim dizide ise sadece kişileri benzetmeye çalışmışlar, bir ölçüde başarılı da olmuşlar. Ancak yanıldıkları nokta şu ki kişiler benzerse dizi de aynı olmuyor, hu huuu, yapımcı!

Bir taklit bu kadar mı kötü olur? Türkiye'de hangi özel okulda pornografik filmlerden fırlamış gibi giyinen kızlar olur ki? Dize kadar ince çoraplar, topuklu ayakkabılar, minicik etekler, kıpkırmızı rujlar. Keşke lise değil de üniversite öğrencisi olsalarmış.

Bir de lisede okuyan bu öğrencilerin hepsi 18 yaş üstü mü, hepsinde spor arabalar, cipler ama diğer yandan vasat kıyafetler, tuhaf çantalar ve gittikleri Cafe de mahalle kahvesi gibi.

Gossip Girl'ün enerjisi, konu bağlantıları ve ilişkileri çok daha heyecanlı.

Aman Allahım hele o Sinem Kobal! Konuşamıyor, yürüyemiyor, ağlayamıyor, bakamıyor bile. Nerede seksi, çapkın Blake, nerede Sinem?

Taklit bile diyemiyorum, ucuz olmuş sadece.

Öptüm,
oxoxo

Pazartesi, Temmuz 12, 2010

Haftasonu hatta sonu...

İlk defa bu kadar yoğun misafir ağırladım sanırım. Çocukların doğumgünleri de kalabalık oluyordu ama hem yardımcı çok fazlaydı, hem de bir gün yapılıp geçiyordu.

Cumartesi günü kuzenler geldiler. Antalya'dan eğitime gelen bankacı kuz akşamüstü diğer kuzenlerle geldi. O zamana dek Paa ve Tifeffi ailesi bizdeydi. Hava da yağmurluydu, Tifeffi ile şeffaf şemsiye altında balkonda sohbet ettik bolca:)

Diğerleri gelince fırında tavuk baget (Maggi Otlu Çeşni ile yaptım, süper oldu), pilav, salata ve turşu ile sabah çocuklarla birlikte yaptığımız peynirli/patatesli börekten oluşan sofrada yemek yedik. A. abla da geldi. Artık klasik tatlım haline gelen mozaik ile çay servisini sonra yaptım.

Erzacı ile karısı geldiğinde saat 9 olmuştu, Dolphin de o zaman geldi. Çocuklar sürekli koşturdular, misafirlere sulanıp:) beni rahat bıraktılar.

Pazar sabahı ise Paa ile uzun bir kahvaltı yaptık, sohbet ettik. Aylardır görüşmüyorduk, çok özlemişim. Öğleye doğru çocukları dışarı çıkarmaya karar vermiştik ki Güyel ve Kayriş geldiler. Anne evde çalışıyormuş, biz de 2 minik oğlan, Gigi ve büyükler olarak dışarı çıktık. Çocukları bilimum jetonlu arabalara bindirdik, iyice yorulduklarında eve döndük.

Çok acıkmışız, Dolphin ile hemen acılı sos ve köfte patates yapalım diye işlere girişmiştik ki görümcem aradı, bize yakın bir sitede aldıkları evin kilidini değiştirmeye geleceklermiş, sonra bize geldiler. Hep beraber yemek yedik, Güyel ve Kayriş gittiler.

Yemekten sonra balkonda oturduk, kızlar aşağıya bisiklete binmeye gittiler. Baktım ki oğlum da çok istiyor, kıyamadım, onu da indirdim aşağıya. Biraz bisikleti ile gezdi, biraz yerlerde süründü, hava kararmaya başlayınca eve çıktık.

Dünya kupası final maçını izlemeye yeni başlamıştık ki Güyeller aradılar, kayınvaldemleri almışlar, evlerine dönüyorlarmış, size de uğrayacağız dediler.

Üçüncü kez çayı demledim:) Pasta almışlar, çocuklara mumları yakıp üflettik, o kadar seviniyorlar ki, defalarca yaktım mumları, elim yandı:)

Herkes gittikten sonra artık sağ bacağımı sürüyerek yürümeye başlamıştım, Quasimodo gibi): Neredeyse tüm gün ayakta kalmaktan bel fıtığımı zorlamışım, bacağıma vurdu ağrısı.

Yorucu ama güzel bir hafta sonuydu. Kalabalığı seviyorum ama üst üste olunca yoruldum açıkçası. Neyse, 5 gün iş yerinde dinlenirim artık:)

Cuma, Temmuz 09, 2010

Diriliş.. Çanakkale 1915



Bir savaş destanı okuyordum ben günlerdir. Servise hevesle binip kaldığım yerden okumaya devam ediyor, servisten inince bir an önce yarın olsa da devam etsem diyordum. Gece rüyamda siperler, gemiler, haritalar görüyordum. Evin üzerinden geçen her uçağın sesi bana bu destanı hatırlatıyordu.

18 Mart 1915 Çanakkale deniz savaşı ile başlayan ve kara savaşları ile devam eden, Gelibolu ve Çanakkale'de siper siper, adım adım yaşanan, dünyanın büyük ülkelerinin oluşturduğu donanma, binlerce asker, bol cephane ve yiyecek, giyecek, sağlık malzemelerine rağmen vatanını annesi gibi seven, koruyan, ölümüne koşarken kahramanlaşan askerlerin destanını anlatıyor Turgut Özakman.

Son derece titiz hazırlanmış, tarihin tüm gerçeklerini belgeleriyle tamamlamış, isimsiz kahramanları ve savaşın arka cephesinde kadınların peçeyle, yobazlıkla, eşitsizlikle savaşını dört dörtlük anlatan bir kitap yazmış yazar. Hayran olmamak mümkün değil.

Kitabı okurken ah keşke bu kitap liselerde tarih dersinde okutulsa, bölüm bölüm incelense, sınavlar bu kitaptaki konulardan yapılsa ve öğrenciler ülkemizin yaşadığı bu büyük savaşı sadece 18 Mart 1915 olarak bir tarihten ibaret sanmasalar diye çok düşündüm.

Sonra M.Kemal adında 34 yaşında gencecik bir kahraman askerin nasıl devleştiğini, vatanı kurtarmak uğruna nasıl savaştığını (kendi devletinin yönetimine karşı da) ve pes etmeden savaşın sonuna dek mücadele ederek zekası, öngörüsü ve cesaretiyle nasıl savaşı kazandırdığını anlatsalar.

Seddülbahir'i, Conkbayırı'nı, Kocaçimen'i, Tekketepe'yi, Anafartalar'ı ayrı ayrı incelese öğretmenler, haritalardan gösterseler, satır satır, sayfa sayfa anlatsalar bu destanı. Okulun son haftasında da Çanakkale'ye bir gezi düzenleyip tüm öğrencilere yerinde gösterseler yaşananları, ne harika olurdu.

Bu destanın filmi yapılsa tüm dünyada nasıl da fırtınalar koparacağını düşündüm. Kurtlarla Dans veya Cesur Yürek filmleri bu kadar başarılı olduysa Çanakkale Destanı bence Oscar'ın tozunu atar diye düşündüm.

Tüm bunları düşündüm ama bir taraftan hiç birinin gerçekleşmeyeceğini de düşünmekten vaz geçemedim ne yazık ki...

Sırada "Şu Çılgın Türkler" var. Kurtuluş Savaşımızı okuyacağım şimdi.

Perşembe, Temmuz 08, 2010

Şimdi okullu oldu...



İlk vesikalık fotoğrafını çektirdi kızım. Okul başvurusu için dosyasına konulması gerekiyormuş, hazırlıkları yaparken (formu doldurup nüfüs cüzdanı fotokopisi, aşı dosyası, vs vs) büyüdüğünü birden anladım. Artık kendi başına bir dosyası, okul numarası, tek başına dışarıda geçireceği zamanı olacak. Yavaş yavaş daha fazla bağımsızlaşacak, bizden ayrı kalacak, o bizi yönlendirecek.

Annem ve babamla arkadaş gibiyiz, ben bu koca yaşıma gelene dek aradaki yılları unutmuşum sanırım. Sanki birden bu halimde oldum sanmışım. Şimdi anlıyorum anne babanın ne kadar uzun bir yoldan geldiklerini, çocuk yetiştirmenin nasıl bir sorumluluk olduğunu.

Hele ki onu vesikalık fotoğrafından bana gülümserken gördüğümde yılların ne kadar kısa, anıların ne kadar çok olduğunu farkettim. Onlarla geçirdiğim her an, her saat, her gün ileride göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş zamanlar olacak benim için.

Şimdi hayatımızda yeni bir dönem başlıyor. Okul hayatı, yani benim çok sevdiğim, bıraksalar ömrümün sonuna dek devam edeceğim:) bir dönem. Üniversiteyi bitirince şaşkınlıktan kendimi kurslara vermiştim. İngilizce, mesleki kurslar beni kesmemiş olacak ki kendimi Londra'da bulmuştum kurs uğruna:) Bir şey, ama tek bir şey öğrenmenin zevki var ya, işte o yüzden ben her zaman öğrenmenin peşinden koştum. Hala da öyleyim.

Şimdi yeniden ilkokula başlayacağım, kızımın ödevleri, öğretmenleri, arkadaşlarıyla birlikte yeni bir dünyanın kapıları açılacak bana, ne güzel.

Salı, Temmuz 06, 2010

Ferhat Göçer Konseri...

Şarkısı Burada

İSYAN
Sana kırık yaşıyor, herbir bakışım
Yıktığın hayaller, tek can yoldaşım
Seninle hep vardım, seninle kaldım
Hıçkırık bağrımda, son aldanışım

Sana buruk dudaklar, her bir gülüşte
Neşeyle hüzünü perdeleyişte
Seninle hep yandım, seninle soldum
Hüsranlı gönlümde son bulunuşun

Sana seni anlatamam, isyan edersin
Aşkı tekrar istemem, ziyan edersin
Seninle hep yandım, seninle soldum
Bir varlığım yok ki, muradım olsun

Haziran ayında bir Cumartesi akşamı kocama sürpriz yapıp bilet aldım. Maltepe Üniversitesi Açıkhava Tiyatrosunda ilk kez yapılan yaz konserinden biriydi, bize de yakın olduğu için çok rahat gittik.

Ben bu konsere dek Ferhat Göçer'in hayranı değildim açıkçası. Bir kaç şarkısını seviyordum ama özellikle bulup dinlemişliğim de yoktu. Denk gelirse dinlerdim diyeyim işte.

Konser başladı, ufak tefek bir adam geldi, sahnenin en önünde durdu. Gayet kibar, mütevazi ve alçakgönüllü bir şekilde bizlerle selamlaştı, sonra şarkı söylemeye başladı.

İşte o zaman ben şimdiye dek neden bu şarkıları dinlemedim ki dedim. Beni ağlattı, hem de bir kaç şarkı boyunca. Elimde değildi, şarkı sözleri, müzik ve o muhteşem ses bir araya gelince gözlerimden yaşlar akıyordu durmadan. O kadar güçlü bir ses, şarkıya, müziğe, sahneye hakim bir sanatçı ki, iyi ki doktorluğu bırakıp şarkıcı olmuş diyorsunuz (aslında tam gün yasası yüzünden bırakmak zorundaymış, yıllarca emek verdiği mesleğinden emekli olmayı istediğini açıklamış, bence de hakkıymış).

Kendi şarkılarını, Kan ve Gül'ü, Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor'u, Gönül'ü söyledi peşpeşe.

İsyan şarkısının hikayesini anlattı sonra. Sözlerin yazarı Sumru Hanım da konserdeymiş o sırada. Sumru Hanım'ın çocuğunu Ferhat Göçer ameliyat etmiş, Sumru hanım da size şarkı sözlerimi vereceğim diyerek bir defter vermiş eline. Ferhat Göçer "çok fazla önemsemeden aldım, hatta biraz ukala buldum:)" diye anlattı. Eve gidince defterdeki şarkı sözlerine bakmış, bu şarkı sözü en son sayfadaymış, hemen bestelemiş ve bu şahane şey çıkmış ortaya. Sumru hanım bu sözleri eşi için yazmış, ne kadar anlamlı sözler değil mi? Hikayeyi bilince daha bir dikkat ediyor insan.

Bir konser sonrası Ferhat göçer hayranı oldum yani. Candan Erçetin'i her sene Açıkhava'da izlerim/dinlerim. Şimdi konserini kaçırmayacağım bir sanatçı daha oldu.

Pazartesi, Temmuz 05, 2010

Kuzguna yavrusu güzel görünürmüş...



Şile'de beğenip aldığı bluzu ve bilezikleri ile...



Önce giymek istemedi ama giyince de çıkarmak bilmedi:)

Cumartesi, Temmuz 03, 2010

Güzel bir gün...

Bugünü yazmam lazım. Şu anda oğlum yanımda "anne sen süt ye" diyerek mızmızlık yapsa da, koltuktan beni aşağıya iterek yazı yazdırmasa da, uykusu olduğu halde yanımda oturmaya ısrarla devam etse de, bu günü yazacağım.

Sabah erkenden H.abla ve A.hala geldiler. Sabah 8.30 gibi Şile'ye doğru yola koyulduk. Akşamdan büyük beyaz çantamızı ve siyah oyuncakla dolu çantayı hazırldığım için hemen çıktık. Yaklaşık 45 dakika sonra Şile sapağından halamı aradığımda çok şaşırdılar:) O kadar erken beklemiyorlarmış sanırım bizi. A.Abla da 2 gün önceden gitmişti, beraber kahvaltı yapalım dedik. Halamın sabah yaptığı böğürtlen reçeli daha soğumamıştı bile. Köy ekmeği, Çanakkale domatesi ve çıtır salatalıklarla diğer kahvaltılıkların olduğu şahane bir kahvaltı sofrasında, bahçedeki kayısı ağacı ve çiçekleri, küçük elmaları seyrederek karnımızı doyurduk. Evin hemen arkasına güzel bir çocuk parkı yapılmış (geçen yıl yoktu, sürpriz oldu bize). Gigi ve Cigi'yi götürdüm, salıncaklara bindiler, 3 farklı kaydıraktan kaydılar, iyice yorulduklarında eve döndük.

O sırada büyük halam B. ve kızları ile torunları geldi. Büyük torun liseye geçen tatlı kız kulaklıklarını takıp müzik dinleyerek kitap okudu. Ufak oğlan Gigi ile yaşıt olduğundan hemen oynamaya başladılar birlikte. Tüm gün çok güzel zaman geçirdiler.

Öğleden sonra Cigi uyudu, ben de A.abla uyanırsa ben bakarım dediği için diğerleriyle birlikte Şile'ye çarşıya gittim. Bir kaç dükkanda elbise vs aradık ama ya kalıplar çok biçimsizdi, veya yakaları çok açıktı, kumaşlar şahane olmasına rağmen tasarımlar çok basit olduğundan hiçbirimiz istediğimiz gibi elbiseler bulamadık. Bir yerde Gigi için sarı bir bluz beğendim, ancak küçük hanım onu beğenmedi, üstü mavi ve yeşil desenli tülbentten yapılmış altı turkuaz mavisi şile bezi olan bir tunik beğendi, onu aldık. Bir başka yerden de Cigi için beyaz ve mor çizgili gömlek aldım, çok yakıştı oğluşuma. Yazlık gardrobu sadece şile bezinden yapılmış bluzlar, etekler, elbiseler ve şortlarla geçirmek isterdim. Keşke dikiş dikebilseydim. Tüm elbiselere işlemeler yapılmak zorunda mı? Veya oya işleri dikilmeli mi? Neden düz renk, sade, dikdörtgen dikilmemiş bir elbise bulamıyorum acaba?

Eve döndüğümüzde Cigi sesimize uyandı, yemek yedik. Çocukları tekrar parka götürdüm, bahçede koşturdular, epeyce yoruldular. Dalından koparıp kayısı ve kara dut yeme zevkini yaşadılar, ayrılma zamanı geldiğinde Cigi ben gitmiycem dedi:) Zorla soktum arabaya.

Eve geldiğimizde hepimiz çok yorgunduk ama harika bir gün geçirmiştik. Hemen ikisini duşa soktum, yemek yediler ve şimdi biri yanımda, diğeri koltukta uzanmış, TV seyrediyorlar. Çocuklarımla geçirdiğim bu güzel gün halam ve eniştemin daveti, H.ablanın lojistik (!) desteği ve akrabalarımın neşeli sohbetleri sayesinde gerçekleşti. Halam 2 hafta sonra tekrar gelin dedi, inşallah gidip kalırız bu kez.

Cuma, Temmuz 02, 2010

UÇURTMA AVCISI - KHALED HOSSEINI



"Senin için bin tane olsa yakalarım"

Emir ve Hasan'ın arkadaşlığı, Afganistan'ın acılarla dolu tarihindeki yaşananlar, ömür boyu sürecek dostluk ve pişmanlığın hikayesi.

Beni etkileyen şey Emir'in ağzından günlük tarzında anlatılanlar mı, ilk defa bir kahramanın korkak, kıskanç ve bilerek kötülük yapan karakterine rağmen ona kızamamam mı, acaba bu durumda ben olsam ne yaparım sorusunu sık sık sorarak okuduğum hikaye mi bilemiyorum.

Bildiğim bir şey var, Khaled Hosseini güzel yazıyor. İnsanın yüreğine dokunuyor ve hem hüzünlü, hem su gibi akıp giden, bilgilendiren, sürükleyen kitaplar ortaya çıkıyor.

Çok beğendim.

Filmini de en kısa zamanda izleyeceğim.