Pazartesi, Mayıs 31, 2010

Emzik gitti:)



29 Mayıs Cumartesi günü emziğe veda etti Cigi oğlan. Artık zamanı gelmişti de geçiyordu bile, ama uzun süre de emziremediğim için kıyamıyordum emziğini yok etmeye, bir de kolayıma geliyordu açıkçası (iğrenç bir anneyim ben), akşamları çok yoruluyordum, oğlan da emziği aldığında hemen susup sakinleştiği için veriyordum ben de. Tabii onun emziğini emerken kulpunu parmağı ile sevmesi, emzikli güzel yüzü ve geceleri de rahat uyuması etkiledi beni, kabul ediyorum.

Hafta sonu Kız Kulesi'ne gittik annemlerle. Oradan dönüşte bir çay bahçesinde oturduk. Güzel bir havuz vardı, içinde de ördekler. Cigi ağzında emzikle ördeklere bakarken birden emziği attı suya, annemler aaa, hemen alalım filan derken ben durun, almayın dedim. Oğlana dönüp " bak, emzik gitti, ördeklere attın sen onu oğlum" dedim. O da "emzik gittiii" yaptı. Böylece vedalaştık.

Evde akşam bir iki kez isteyecek oldu (özellikle uyuyacağı zaman) ama oğlum sen attın ya, emzik gitti dedim ve o kadar. Bir daha sormadı bile. Yuppiii, kolayca halletmiş oldum bu işi.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

Okul Yolunda...

Salı günü izin aldım. Gigi'nin okul işini halledeyim istedim. 2 yıldır yaşadığımız semt maalesef okul konusunda pek iyi değil. Dolphin'le birlikte bir kaç okul gezdik. İstediğimiz gibi bir okul bulamasak ta temiz, bahçesi olan ve sınıfları gayet güzel birini beğendik. Müdürle görüştük, kaydını yapacak, anasınıfı için kayıt işlemlerini de yapacak Haziran'da. Öğleden sonraları gidebilecek ki ben öyle istiyordum, nasılsa evde Arife var, sabah erken gitmesin.

Yine de içimde bir yerlerde hayalimde olan okula gitseydi keşke diyorum. Anasınıfı için çok şey fark etmeyecek biliyorum ama ben kızımı o okula göndermek isterdim.

Diğer yandan Cigi de sürekli okula gidiyor:) çantasını hazırlıyor, ödevini yapıyor (çok güzel uçurtma çiziyor). Bakalım ablası okula gidince ne yapacak?

izinli olunca tüm gün çok şey yapılırmış gibi geliyor ama bir anda akşam oluverdi bile. Annem bize gelmişti, onu kuaföre götürüp saçlarını düzelttirdim. Evde kızıl renge de boyadım. Gerçekten çok güzel oldu. Annemi memnun etmek zordur, beğendim dediğinde rahatladım ne yalan söyliim:)

Hafta arası bir gün izinli olmak bana çok iyi geldi. Yıllık iznimi yazın bu şekilde haftada bir gün alarak değerlendiririm belki. uzun tatil fırsatımız olmayacak, işler çok yoğun, 1 hafta izin alamayabilirim, hafta içi alırsam rahat rahat havuza gidip stres atarım, işler de aksamaz.

Pazartesi, Mayıs 24, 2010

Haftasonu...

Bu haftasonu hafifledik. Anne ve çocuklar olarak saçlarımızı kestirdik, yaza hazırız:) Ben kat kat kestirip kızıla boyadım, kızımın saçına çok dokunamadık, hanımefendi sıkıldı çünkü. İkinci aşamada biraz daha kısalttıracağım, böyle de çok şeker oldu gerçi. Oğlum ise tam delikanlı bir sarıkafa oldu. Babasının küçüklüğüne çok benzettim (biz beşik kertmesi olduğumuz için kocamın küçüklüğünü bilirim desem mi ki? Tabii ki resimlerinden biliyorum ayol!)



Pazar günü Nil'in doğumgünü partisine gittik. Hepsi aynı yaşlarda 7-8 kız içinde benim oğlum tek erkek çocuktu. Ayrıca evde 3 anne adayı vardı, hepsi ikinci çocuklarına hamile ve daha cinsiyetler belli değil! Tabii ki oğlumu seven, kucağına alıp öpen ve de takip eden müstakbel anneler sanıyorum ki oğlan istiyorlardı:) Ayrıca bana sen ne güzel büyütmüşsün, biz daha yeni başlayacağız dediler.



Çok güzel zaman geçirdik. Şahane yemekler vardı ama ben çok az yedim, yavaş ve istikrarlı bir şekilde kilo vermeye devam ediyorum çünkü.



Eve döndüğümüzde annemler geldi, biraz oturdular. Bu hafta içi annem gelecek, onun da saçını benim kuaförüme kestireceğim. Daha doğrusu incelttireceğim. Saçım gür olduğundan kat kat kesilse bile çok kabarırdı, oysa şimdi özel bir makasla aralardan inceltildiği için föne ihtiyaç bile duymuyorum, biraz köpük ve harika dalgalı saçlarım oluyor. Annem ise yeni projem:) hafta içinde onun da saçlarını güzelleştireceğim bakalım.

Perşembe, Mayıs 20, 2010

Miniatürk Gezisi...



19 Mayıs'ta annem ve babamla çocukları alıp Miniatürk'e gittik. Hepimizin ilk ziyaretiydi.



Öncelikle düzenlemeyi, otoparkın ücretsiz olmasını ve temizliği çok beğendim.



Her eserin tanıtımını biletlerdeki barkod ile kutucuğa okuttuğunuzda anlatıyorlar, turistler için de değişik dillerde hazırlanmış, çok başarılı.



Bütün önemli eserler vardı, Boğaz Köprüsünden geçtik, çok güzel hazırlanmış çocuk parkında oyalandık, çay kahve içtik ve harika bir kaç saat geçirdik hep beraber. İyi ki gitmişiz.

Şimdiki hedefimiz de Kadıköy'den vapurla Eminönü'ne geçip tramvay ile Sultanahmet'e çıkarak Yerebatan Sarnıcı'nı ve camiyi Gigi'ye göstermek (ikisini de merak ediyor). Köftemizi yiyerek aynı yoldan eve döneceğiz, bu hafta sonu yapabilir miyiz bakalım?

Cuma, Mayıs 14, 2010

AMAT / İHSAN OKTAY ANAR



Yeni bitti, ben de bittim. Böyle bir kurgu, böyle bir anlatım ve okuyanın her sayfayı yutar gibi okumasını sağlayacak merakı yaratan yetenek kaç yazarda vardır acaba?

"Puslu Kıtalar Atlası" ile tanımıştım İhsan Oktay Anar'ı. Amat okuduğum ikinci kitabı. Oldukça fazla denizcilik terimleri içeriyor ama hem denizcilikle ilgili, hem de tarihi o kadar güzel harmanlıyor ki hikayenin içinde, hevesle okunuyor. Kaptan Paşayı, Kırbaç Süleyman'ı, Emilio Santos'u ve diğer kahramanlarıyla bir an önce bitsin ya da hiç bitmesin mi acaba diyerek bitirdim bu sabah 235 sayfayı.

Kitabın kendi tanıtımı aşağıda:

Aynalar, atlaslar, okunması yasak sır dolu kitaplar, savaşlar, gülleler, yeniçeriler... üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyonda ilâhî düzeni bozmaya meyyal bir kaptan, karanlığa ve kırmızı atlasa sarılı bir deniz seferi...

Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrâfil'le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı.

Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka!? diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp Gel yâ mübarek diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrâfil'in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye
tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhi düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.

Perşembe, Mayıs 13, 2010

Ve gitti...



Bu şekilde gitmesine üzüldüm. Çok çirkin, yanlış ve doğru olmayan yöntemlerle görevini bırakmaya mecbur oldu bence. Diğer yandan karşılaştığı bu zor durumla ilgili vakur tavrı, ölçüsünü bozmaması ve asil duruşunu çok beğendim. D.eniz B.aykal seveni ve nefret edeniyle, yıllar boyunca ülkemize yaptığı/yapmadığı hizmetiyle, Genel Başkanlığını yürüttüğü partisinin gelişimiyle, istesek de istemesek de bir döneme damgasını vurmuştur. Umarım gidişiyle yeni ve ihtiyacımız olan taze havayı partiye kazandıracak bir başkan geçer yerine.

Çarşamba, Mayıs 12, 2010

Doğumgünü şenlikleri...

Cigi en sevdiği araba olan Şimşek Mcqueen ile...



Pazar günü oğluma doğumgünü yaptık. Çok kalabalık değildik (25 kişiydik), hava şahaneydi, çocuklar bahçede oynadı, isteyen balkonda oturdu, tüm eve yayılınca insanlar, herkes rahat etti.



Arabalı pastasını üflerken çok mutluydu. Yanında Sergio ile heyecanla mumların yanmasını beklediler.



Biz yengem Nazo gelin:) ve Yasi ile masa başı sohbeti yaptık, güzel yemeklerden yedik (Menü: kısır, patates salatası, kıymalı kol böreği, su böreği, zeytinyağlı yaprak sarma, limonlu kek, tarçınlı kurabiye, mozaik pasta, peynirli poğaça).



Bir ara Cigi, Sergio ve Gigi kendi dünyalarına dalmış sanırım:)))



Güzel kızlar Gigi ve Berfuş, ne güzel poz vermişler.



Ağır toplar en sonda:) Annem, babam ve ben bu güzel günde, balkonumuzda poz verdik.

Çok güzel bir gündü.

Cuma, Mayıs 07, 2010

Sabiha Paktuna Keskin...



Ortadaki kadın o işte. Bugün Ayşe Arman'ın röpörtajını okudum ve hayran kaldım. Neden daha önce tanımadım diye de hayıflandım. Şahane bir kitabı da varmış, hemen alıp okuyacağım.




İşte Hürriyet'te yayınlanan röp:


* Sabiha Paktuna Keskin... Siz tam olarak nesiniz?
Bir şeyi sonuna kadar öğrenmek isteyen biriyim. Hem çocuk doktoruyum hem nörolog. İki diplomam var yani. Aslında matematik okumak istedim, gerçekleştiremeyince, “Madem öyle, nöroloji okuyayım” dedim. Çünkü beyin de bir matematik. Ama beni sadece nöroloji de kesmedi. Noröpsikiyatriyle de ilgilendim.

* Normal bir çocuk doktoru yerine, çocuğumu size getirsem bana ne faydası olur?
Ben çocuk davranışlarını anında görüyorum. ‘Bu çocuk bunu neden yapıyor, bu davranışının altında ne yatıyor’ küt diye söyleyebiliyorum.

* Normal çocuk doktoru bunu yapamaz mı?
Hayır. Ben aynı zamanda çocuk doktoru yetiştiren bir fakültede öğretim üyesiyim. Ne çocuk doktorluğu ne de nörolojinin kitaplarında bu soruların cevabı var. Ben aradığımı nöropsikiyatri kitaplarında buldum. Ve davranış bilimi okudum. Aynı zamanda obsesif biriyim, bu da mükemmeliyetçi olmamdan kaynaklanıyor. Bana bir ansiklopedi ver, A’dan Z’ye bitiririm, bitirmezsem rahat edemem. Normal dışı bir durum ama ben böyleyim.

* Kocanız size nasıl tahammül ediyor?
(Gülüyor) 28 seneden sonra alıştı! Ya da “Gördüm deli, dön geri!” gibi bir tutum içine girdi. Çok mutluyuz bu arada. En büyük üzüntümüz, artık kavga edemiyoruz! Ah ah eskiden ne güzel kavgalar ederdik, şimdi birbirimizi özlüyoruz, o yüzden kavga yok.

* Sizinki nedir: Çocukların beynini de merak etmek mi?
Evet öyle. Zihin okumayı seviyorum. Bugün, internete olan bağımlılığımızın altında da, diğerlerinin zihnini okumaktan kaçmanın yattığını düşünüyorum. İnternet karşısında kişi, ne öğretmenini ne arkadaşını tanıyor. Başka birinin zihnini çözmesi gerekmiyor.

* Kendi zihnini çözmeye çalışıyordur belki...
Beyin, şu üç şeyi yapmak üzere kodlanmıştır: Gerçeği algılamak, kendini algılamak ve diğerlerini algılamak. Ve zannettiğimizin aksine, insan homo sapiens’ten değil, sapiens sapiens’ten gelişmiştir. Yani ‘farkında olduğunun farkına varmak’... Şöyle izah edeyim: Her kurt köpeğini evcilleştiremezsiniz, ancak sizin bakışlarınızı takip eden köpeği evcilleştirebilirsiniz. Bir balinayı eğitebilirsiniz ama evcilleştiremezsiniz. Çünkü o sizin beyninizi takip edemez. Ben diğer beyinleri takip etmekten keyif alıyorum. Hele çocuksa. Çok mu konuştum, susayım mı?

* Hayır hayır, müthişsiniz! İlgi ve şaşkınlıkla dinliyorum. Sizin gibi kaç tane var bu ülkede?
Bilmiyorum, ilgilenmiyorum, ben sadece kendimle uğraşıyorum. Kendimi methetmek için de anlatmıyorum bunları. Özel bir insan olduğumu da söylemiyorum. Ben böyleyim, biraz farklı.

* Siz Robert Kolej’de okurken de mi farklıydınız?
Tabii tabii, her şeyi merak eden bir çocuktum.

* O okulda öğrendiğiniz en önemli şey nedir?
Amerikan eğitimi çocuğu kalıba sokmaz. Yapmamız gereken de budur: “Soru sormasına izin ver. Serbest bırak ve izle. Asla şekle sokma.”

* Siz çok güçlü bir kişiliksiniz, maniple eden bir anne olmadınız mı?
Hayır, sadece çok seven bir anne oldum. Çok dokundum, hep dokundum. Bu serginin açılışına gelmeyi kabul etmemin nedeni de, teması: “Dokunmak”. Dokunmamın hayattaki en önemli şeylerden biri olduğuna inanıyorum. Eğer beni buraya çağırmasalardı, beni bir gün bir elektrik direğine çıkmış, “Dokunmak çok önemlidir!” diye bağırırken bulacaklarına eminim!

* Tamam çocuğa müdahale etmemek gerekiyor ama ben mesela boyama yaparken Alya’ya “Keşke dışarı taşırmasan...” filan dediğimi fark ediyorum. Yapmamam mı lazım?
Evet, yapmamak gerekiyor. O sizi gözler ve öyle öğrenir. Öğüt, geçerli değildir. Geçerli olsaydı 120 bin yıldır buradayız, 120 bin yılda, bütün insanlığın mum olmuş olması lazımdı.

* Peki, sınırı nerede çekeceğim? Korkunç kıyafetlerle dışarı çıkmak istiyor bazen...
Bırakın çıksın. Siz de çocuğunuzu takip edin, davranışlarını izleyin. Bir filin doğumunu izlediniz mi? Müthiştir. O kocaman fil, yavrusunu ayağa kaldırdıktan sonra yürür, ama bir bebek fil nasıl yürüyebilecekse öyle. Ve bebeğinin kendisini taklit etmesini sağlar.

İşe giderken kızıma çakıltaşı bırakıyordum

* Mutlu bir çocuk büyütmenin olmazsa olmaz şartları neler?
0-3 yaşı söyleyeyim mi? Tek bir kelime: Emniyet. Çocuk, kendini güvende hissetmeli. 0-3 yaşın oyuncağını söyleyeyim mi? Mimikleriniz ve jestleriniz: “Neredeymiş benim bebeğim? Gel babası gel, bir, biir, biiir...” Bu tür sevgi sözcükleri sarf etmek. Ve dokunmak çok önemli. Bebek, 10 buçukuncu günden itibaren anne karnında sıvılara dokunarak kendi motor sistemini geliştirir. Orada dokunma duygusunu hissedemiyorsa, gelişemez.

* Hamileyken de babanın annenin karnına dokunmasını hisseder mi?
Tabii tabii...

* Peki, bir çocuğa hiç dokunulmazsa ne olur?
Fena olur. Sevgiyle dokunulan çocuğun zihni gelişir, etrafı açılır. Zekanın ve zihnin gelişmesi için kitabi bilgi değil, inceleme ve araştırma kabiliyetini öğretmek gerekir. Bu da dokunmakla, sevgiyle sağlanır.

* Bir çocuğa gereğinden fazla dokunmak zarar verir mi? Hani sürekli anne-çocuk yapış yapış...
Çok güzel bir şey bu. Ama tabii dikkat etmek lazım çocuğu sıkabilir de. Oğlum kız arkadaşıyla geldiğinde, ona çok dokunmamam lazım.

* İdeal olanı ne?
İçinizden geldiği gibi davranmak.

* İçime sokmak istiyorsam çocuğumu...
Sokun...

* Çalışmıyorsak, çocuğumuza sürekli dokunabilme şansımız var. Ama çalışıyorsak...
Ben kadın çalışmalı diyorum. Çünkü bizler de kendi üretken dönemimizi yaşamalıyız. Benim beynimin içi durdurulamaz, bunu tabii ki yaşayacağım, tabii ki çalışacağım, kendimi gerçekleştireceğim ama çocuğuma da dokunacağım. Ben mesela işe giderken kızıma bir çakıltaşı bırakırdım her sabah. “Bu benim” derdim, “Beni temsil ediyor”. Çünkü onu beraber bulmuştuk, kimseye göstermiyorduk, aramızda bir sırdı, cebine koyuyordum. Geldiğimde ilk iş, kızım taşı gösteriyordu, “Bak burada, hiç yanımdan ayırmadım”. Oğlumla da bir bağ çubuğumuz vardı. Aslında bu doğada da var, çocuk battaniye emiyor, annesinin tülbentini emiyor. Orada bir duyu daha var, özellikle de 0-3 yaşta çok önemli: Koku. Kokunuzla kalın. Bazen çocuklarımız bir oyuncaklarına bağımlı olur, o oyuncağı yıkamaya, temizlemeye çalışırız. Yapmayın, onu kokusuyla, dokusuyla bırakın. Bu dünyayı çaktırmadan kadınlar yönetiyor.

* Biz yokken bakıcı ya da ona bakan kişi daha çok “dokunan” oluyor. O zaman “anne” o mu oluyor?
Biraz öyle maalesef. Yıkayan, temizleyen, besleyen ve uyutan çok önemli. Ben 0-3 bebeklerinin ailelerine “Aynı odada uyuyunuz” derim. Ama seks yine devam etmeli. Cinsellik için başka odalara taşınınız.

* Bazen şöyle örneklere rastlıyorum, kendi işinin patronu, 2 yaşından sonra da devam etse çok bir şey kaçırmayacak. Ama ne oluyor, çocuk 3 aylıkken bırakıp, haldır haldır işe gidiyor. Bu doğru mu, değil mi?
Bu tür şeylerin doğrusu yanlışı yok. O, onun üretken beyninin sonucudur. Hem gidebilir hem evde kalabilir. Ben de yaşadım böyle bir şeyi. Kızım 3 yaşındayken Amerika’ya gittim, 4 yaşına kadar yoktum. Tam bir yıl. Ama bir sürü dokunmatik şeyler bıraktım.

* Offff bir yıl çok uzun bir süre...
Evet ama mecburdum gitmeye. Babası sağ olsun, her şeyiyle ilgilendi. Ben de daha önce anlattığım gibi beni temsil eden objeler bıraktım. Giderken farkında olmadan demişim ki: “Senin saçlarının uzadığını göremeyeceğim!” Ve çocuk, bir yıl boyunca saçını kestirmemiş. Keselim demişler, ciyak ciyak bağırmış: “Annem gelmeden asla!” Tabii ki çok sancılı tarafları var ama yapılabiliyor.

* Bir gün derse ki, “Sen beni bir yıl bıraktın”...
Bugünler için derim. Çocuk da canlı ama anne de canlı. Anne de kendini gerçekleştirmek zorunda, çocuk da. Bunları yapacak ama aynı zamanda yavrusuna en az zarar vermenin yollarını da arayacak. Kadın olmak zor ama çok güzel bir şey. Ve ben bu dünyayı kadınların yönettiğine eminim. Fakat burada ince bir şey var tabii, erkekler de dahil her şeyi biz yönetiyoruz ama çaktırmıyoruz.

Perşembe, Mayıs 06, 2010

Hayaller gerçek olsa...



İşte Gigi'nin Hıdırellez için yapıp balkona koyduğu resim. Sağdaki büyük bina Ümraniye Carrefour oluyor. Oradaki oyun parkını çok seviyor da (uçağa bayılıyor). Dileğinin en kısa zamanda gerçekleşeceğini söyledim:) Çocukları mutlu etmek ne kadar kolay.

Dolphin paranın satın alabileceği şeyleri diledi. Resmi de güzeldir, net olarak çizmiş, yanılma olmasın diye:) Ben 3 dilek resmi yaptım. Biri kızım için güzel bir okul, diğeri harika bir tatil ve üçüncüsünü söylemem.

Dün ayrıca Dolphin'in doğumgünüydü. 41 kere maaşallah diyerek kutladık (kaç yaşına bastığı anlaşılmıştır herhalde!)

Gigi bana Hıdırellez adı nereden gelmiş diye sordu, unutmuşum, açıklayamadım. Sabah hemen öğrendim ve buraya da yazıyorum işte.

Hıdrellez, Hızır ve İlyas Peygamberlerin buluşma günüymüş, halk arasında söylenirken Hızır ve İlyas'ın birleşmesi Hıdırellez olmuş.

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılırmış. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır, Ev, bağ-bahçe, araba isteyenler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlarmış.

Umarım herkesin hayalleri gerçek olur.

Salı, Mayıs 04, 2010

Ay şekerim hayat çok zor, of...

G.ülse B.irsel'i ne kadar çok sevdiğimi bilmeyen kalmadı sanırım. Kızıma bile adını verdim, o derece yani. İnşallah bir gün tanışırız. Reklamını seviyorum, mizah anlayışını da öyle.



Efendim sizlere şimdi sevgili kocamın yeni icadı olan bu muhteşem yemeğin tarifini vermek istiyorum. Bir ara yemek programı izlerken görmüş, bazı eklemeler yapmış ve işte muhteşem sos ile yapılan karides, makarna veya et yemeği sofranızda hazır. Sadece sos bile yemek olarak ekmekle harika oluyor.

Sarımsak ve soğanı zeytinyağında çok az kavurup üzerine domates rendesi, salça, minik doğranmış yeşil biber ve karabiber, tuz, (isterseniz kekik ve nane) ile pişiriyorsunuz. Domates biraz suyunu çekip pişince çok az sıcak su ekliyorsunuz, en son küçük doğranmış mantarları da ekleyip pişiriyorsunuz. İşte sos bu, artık içine karides, köfte (pişmiş halde), tavuk veya ne isterseniz ekleyebilirsiniz. Makarna için de harika bir sos oluyor. Şimdi biftekle deneyeceğiz, eminim parmaklarımızı da yeriz. Dolphin bu sosla yaptığı yemeği yerken ben sosu kıskanıyorum, düşünün işte:) Öyle bir aşkla yiyor.



Dün akşam Dolphinle odada konuşuyorduk, o aslında salonda bilgisayar başındaydı, 5 dakikalığına yanıma geldi, geri döndüğünde oğlanı böyle bulduk. Ciddi ciddi bir şeyler yazıyor gibiydi.

Gigi ise bana resim yapmaya bayılıyor, çok güzel bir çiçek yapıp getirdi şekerparem. Bu onun doğumgünü davetiyesiymiş, yaklaşık 8 ay önceden hazırladı ama olsun, erken kalkan yel alır değil mi (Abiye Hanım gibi söylemek istedim de)



Tabii benim güzel oğlum her zaman güleryüzlü bir melek değil. Küsüp ağladığı zamanlar da oluyor. İstediğini vermezsem yere kapaklanıp ellerini yüzüne koyarak kurbağa misali ağlama numarası var, ayrıca üüüüü diye ağlamaya çalışıp - ama beceremeyip- beni güldürdüğü de çok oluyor. Bu resmi de bana kızdığı bir anda çektim. Çünkü balkondan aşağıya oyuncağını atmasına izin vermiyorum, bu nedenle ağlıyor güya:) yer miyim ben bu numaraları, kaç yıllık anneyim şurda.

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

Haftasonu...


Ignac Ujvary ( The rite of spring (ilkbahar töreni))

Cumartesi günü nihayet annemlerin yeni evine gittik. Ve de bayıldık. Altlı üstlü çok büyük, güzel ve ferah 2 daireleri oldu. Annemin tüm eşyaları, yeni koltukları, perdeleri, terası muhteşem olmuş. Abimlerin evi de çok güzel, her şey yerli yerinde ve rahat. En önemlisi yeni bir eve çıktılar. Deprem riskine karşı iyi bir önlem almış oldular.

Aradaki merdiven duruyor, ileride kapatırız diyorlar ama bence kapatmayacaklar. Zaten Ozzy sürekli gidip geliyor, ben oradayken de Gigi ile Ozzy durmadan merdivenden inip çıkarak alt kat ve üst katta oynadılar. ben oğlanın peşinden hiç ayrılamadım tabii. O da hep merdivende oynamak istiyor. Bir ara N. yukarı çıkmıştı, yemek yiyecektik, bana gülerek dedi ki "kaynanamdan ayrılamıyorum görüyorsun" ben de "inşallah hiç ayrılmazsınız dedim". Gelin görümceyiz ama sanki N. bizim kızımız, abim de damat:)))

Pazar günü de Beylikdüzü'ne gittik. Bir akrabamız çağırmıştı, annemlerin günü orada yapılacaktı. yeni evini görmemi istedi, ben de babamlarla gittim. Yollar boştu, trafiğe takılmadık. Gigi ve Ozzy yine ayrılmaz ikili olarak oynadılar, Cigi de evin kızı ile oynadı biraz, diğer çocuklarla hopladı, balonlar ve oyuncaklara bayıldı tabii. Hadi oğlum seni uyutayım diyorum. "uyumicaş" deyip duruyor. Sonunda dayanamayıp uyudu, ben de muhabbet ettim akrabalarla.

Eve de erken döndük ki Dolphin evde, karides almış kendine, yeni icadı olan sosla pişirecekti. ben de buzluktaki levrekleri çıkardım, salata yaptım, çocuklarla beraber yedik.

Bu hafta yoğunuz. Cuma akşamı da Dolphin'in kuzeninin nişan yemeğine gideceğiz, hafta sonuna kadar yapacak çok işim var.