Kaan Sezyum'u bilir misiniz? Radikal'deki yazılarını ben severek okuyorum. İyi bir mizah yazarı olduğunu düşünüyorum. Geçen günlerde eşini aniden kaybetmiş, eşinin ardından yazdığı yazı o kadar güzel ki, buraya alıp saklamak istedim. Sanıyorum hayatın anlamını anlatan daha güzel bir yazı olamaz.
(13.03.2010 tarihli Radikal Gazetesinden alınmıştır)
Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.
Kaan Sezyum
Hayatın anlamını 20'de buldum, 26'da yaşamaya başladım, 34'te karşılaştığım mucizeyle tüm bildiklerim bir anda değişti. 37'deki mucizeyle de galiba aileyi tamamladık.
Pazartesi, Mart 15, 2010
Perşembe, Mart 11, 2010
Kardeş Kavgaları...
Yazıma bu şıkırdak şarkı eşlik etsin mi?
Kardeşi, ablası, abisi olup kavga etmeyen var mıdır acaba? Biz abimle küçükken çok kavgalar ettik. Aramızda 2.5 yaş farkı var, durmadan itişirdik abimle. hatırladığım 3net olay var. İlkinde çok küçüğüz, babam bizi ekmek almaya göndermiş. Gelirken ekmeği sen taşı yok sen taşı diye kavga edip poşeti sokakta bırakıp eve gelmiştik:) Tabii babam acayip kızmıştı.
İkincisinde abim beni evde bıçakla kovalıyor(!), ben annemin arkasına saklanmışım, annem dur yapma oğlum diyor. Yapacağından değil tabii, kim bilir nasıl sinirlendirdiysem, bıçağı kapmış artık:)
Son olayda da ortaokuldayız, aynı okula gidiyoruz ama okula gidip gelirken asla yanyana yürümüyoruz, ikimiz de yolun karşı kaldırımlarındayız:) Abime de okulda sormuşlar, soyadımız aynı ya, "enne S...." senin neyin oluyor diye, "uzaktan akrabam" demiş! Hala hatırlar güleriz bazen.
Ne zaman üniversiteye başladım, kavgalar, atışmalar azaldı. Abi, burayı okuyorsun, varsa aklında bir şeyler, yaz bari!

Bizim arı maya Gigi de kardeşine sarıyor bazen. Geçen akşam yine elindeki bir şeyi aniden çekmiş, çocuğun kolu çıkmış. Gece hastaneye gittik acile, geçen sefer gittiğimiz doktor vardı. "Bizde bu abla olduktan sonra daha çok geliriz biz" dedim, "siz bana en iyisi ablayı getirin" dedi doktor.
Sonra anneme anlattım, senin de çok kolun çıkıyordu küçükken, demek ki abin çekiyormuş demez mi? Abiii, bak neler yapmışsın, cıkcıkcık, hiç yakıştıramadım:)

Bu pempe gözlük de az değil ama. Durup dururken gidip ablasının saçını çekiyor, sonra vınnn, odaya uzuyor hemen. Oğlum naaptın diyorum, "abanın şaçını çektim" diyor utanmadan. Geçenlerde de ablası koltukta otururken gelip "aba hadi gel, odaya gidelim" dedi. Ablası da gitmedi. Bir kaç kere ısrarla gel dedi, gitmeyince arkasını dönüp "b..." demez mi? "Kızım, nereden öğrendi kardeşin bunu?" diye sordum, "ben öğretiyorum anne" dedi gülerek.
Gönül almayı da çok iyi biliyorlar ama. Oğlan ablasına gidip abacımmm diyerek öper, kızım kardeşini korur, kollar. Kardeşlik böyle değil midir zaten? Bir an boğazına sarılmak istersin, iki dakika sonra gülüp oynamaya başlarsın beraber. Hele de bunu izleyen bir anne babaysan, keyfine diyecek olmaz.
Kardeşi, ablası, abisi olup kavga etmeyen var mıdır acaba? Biz abimle küçükken çok kavgalar ettik. Aramızda 2.5 yaş farkı var, durmadan itişirdik abimle. hatırladığım 3net olay var. İlkinde çok küçüğüz, babam bizi ekmek almaya göndermiş. Gelirken ekmeği sen taşı yok sen taşı diye kavga edip poşeti sokakta bırakıp eve gelmiştik:) Tabii babam acayip kızmıştı.
İkincisinde abim beni evde bıçakla kovalıyor(!), ben annemin arkasına saklanmışım, annem dur yapma oğlum diyor. Yapacağından değil tabii, kim bilir nasıl sinirlendirdiysem, bıçağı kapmış artık:)
Son olayda da ortaokuldayız, aynı okula gidiyoruz ama okula gidip gelirken asla yanyana yürümüyoruz, ikimiz de yolun karşı kaldırımlarındayız:) Abime de okulda sormuşlar, soyadımız aynı ya, "enne S...." senin neyin oluyor diye, "uzaktan akrabam" demiş! Hala hatırlar güleriz bazen.
Ne zaman üniversiteye başladım, kavgalar, atışmalar azaldı. Abi, burayı okuyorsun, varsa aklında bir şeyler, yaz bari!

Bizim arı maya Gigi de kardeşine sarıyor bazen. Geçen akşam yine elindeki bir şeyi aniden çekmiş, çocuğun kolu çıkmış. Gece hastaneye gittik acile, geçen sefer gittiğimiz doktor vardı. "Bizde bu abla olduktan sonra daha çok geliriz biz" dedim, "siz bana en iyisi ablayı getirin" dedi doktor.
Sonra anneme anlattım, senin de çok kolun çıkıyordu küçükken, demek ki abin çekiyormuş demez mi? Abiii, bak neler yapmışsın, cıkcıkcık, hiç yakıştıramadım:)

Bu pempe gözlük de az değil ama. Durup dururken gidip ablasının saçını çekiyor, sonra vınnn, odaya uzuyor hemen. Oğlum naaptın diyorum, "abanın şaçını çektim" diyor utanmadan. Geçenlerde de ablası koltukta otururken gelip "aba hadi gel, odaya gidelim" dedi. Ablası da gitmedi. Bir kaç kere ısrarla gel dedi, gitmeyince arkasını dönüp "b..." demez mi? "Kızım, nereden öğrendi kardeşin bunu?" diye sordum, "ben öğretiyorum anne" dedi gülerek.
Gönül almayı da çok iyi biliyorlar ama. Oğlan ablasına gidip abacımmm diyerek öper, kızım kardeşini korur, kollar. Kardeşlik böyle değil midir zaten? Bir an boğazına sarılmak istersin, iki dakika sonra gülüp oynamaya başlarsın beraber. Hele de bunu izleyen bir anne babaysan, keyfine diyecek olmaz.
Çarşamba, Mart 10, 2010
Bir tatlı Huzur almaya geldim...
Kalamış'tan değil tabii. Gerçi o da olur, buyrun dinleyin bir taraftan, ben çok severim bu klasik Münir Nurettin Selçuk bestesini.
Benim bahsedeceğim huzur son keşfim olan bitki çayı.

Zaman zaman beni ziyaret eden ve uzun süre gitmek bilmeyen bir belalım var. Soldan soldan vuruyor, ışıkta gözümü açamıyorum ve kafam zonkluyor resmen. Sevgili Migrenim çok fazla canımı yakmıyor ama beni zorluyor, daha ilaç, daha ilaç diye. Ben de inatla içmiyorum, bol bol su içiyorum ama bazen de direnemiyorum tabii.
2 hafta önce temizlik görevlisi ile konuşurken migrenden bahsettik. O da aynı dertten muzdaripmiş, bana bir çaydan bahsetti, günde 2 fincan içtiğini ve uzun süredir bu sayede ilaçları azalttığını söyledi. Mindivan firmasının Huzur adıyla çıkardığı çaydan hemen 5 TL'ye bir paket aldırdım ve bir fincan sıcak suda bir kaç dakika bekletip içtim. Bitki çaylarını genellikle içemem ancak Huzur çayının tadı çok güzel ve şeker koymaya gerek kalmadan rahatça içiliyor. Yaklaşık yarım saat içinde gerçekten baş ağrımın azaldığını, sakinlik verdiğini hissettim.
Çayın içeriği Anason, Lavanta, Oğul Otu, Fesleğen, Hibiskus, Rezene, Nane, Papatya, Safran, Melisa ve tamamen bitkisel. Özellikle belirtmek istiyorum ki asla bir ilaç değil, ayrıca herkesi aynı şekilde etkilemeyebilir de, bana iyi geldiği için ve bitkisel olduğundan deneyimimi paylaşmak istedim. Alın için da!
Benim bahsedeceğim huzur son keşfim olan bitki çayı.

Zaman zaman beni ziyaret eden ve uzun süre gitmek bilmeyen bir belalım var. Soldan soldan vuruyor, ışıkta gözümü açamıyorum ve kafam zonkluyor resmen. Sevgili Migrenim çok fazla canımı yakmıyor ama beni zorluyor, daha ilaç, daha ilaç diye. Ben de inatla içmiyorum, bol bol su içiyorum ama bazen de direnemiyorum tabii.
2 hafta önce temizlik görevlisi ile konuşurken migrenden bahsettik. O da aynı dertten muzdaripmiş, bana bir çaydan bahsetti, günde 2 fincan içtiğini ve uzun süredir bu sayede ilaçları azalttığını söyledi. Mindivan firmasının Huzur adıyla çıkardığı çaydan hemen 5 TL'ye bir paket aldırdım ve bir fincan sıcak suda bir kaç dakika bekletip içtim. Bitki çaylarını genellikle içemem ancak Huzur çayının tadı çok güzel ve şeker koymaya gerek kalmadan rahatça içiliyor. Yaklaşık yarım saat içinde gerçekten baş ağrımın azaldığını, sakinlik verdiğini hissettim.
Çayın içeriği Anason, Lavanta, Oğul Otu, Fesleğen, Hibiskus, Rezene, Nane, Papatya, Safran, Melisa ve tamamen bitkisel. Özellikle belirtmek istiyorum ki asla bir ilaç değil, ayrıca herkesi aynı şekilde etkilemeyebilir de, bana iyi geldiği için ve bitkisel olduğundan deneyimimi paylaşmak istedim. Alın için da!
Cuma, Mart 05, 2010
Teker teker gelin be!

Bu güzellere demiyorum tabii ki, hastalıklara diyorum ben.

Uff. Sarı'ya bak, keşke benim olsa.
Neyse, ne diyordum? ha, hastalıklar. Evde herkes hasta, Arife yüzünden tabii. Geçen gün hava güzel diye çocukları 2 saat parkta oynatmış, kendi de dahil olmak üzere hepsi öksürüyor, hapşırıyor. 2 gündür sümük temizlemekten helak oldum. Oğlan burnuna fısfıs sıktırmıyor, bağırta bağırta sıkıyorum napim?

İşin kötüsü ben de hastayım. Bademciklerimin artık birer yaratık haline geldiğinden şüpheleniyorum.

Düne kadar konuşmak için ağzımı açtığımda boğazımdaki yaratık konuşuyordu. Sonunda direnmedim ve antibiyotik aldım. Bugün daha iyiyim, en azından yutkunurken havaya zıplamıyorum. Büyük gelişme!

Diğer taraftan kocamı arıyorum, bulan varsa bana göndersin. Kaç gündür geç geliyor, oturup iki çift laf edemedik, çocuklar ayrıca özlüyor zaten.

İşyeri desen korkunç yoğun. Yarın kızı doktora götüreceğim, inşallah Pazar gününe hepimiz iyileşiriz de güzel bir Pazarımız olur ailecek.
Ayakkabılar Jimmy Choo, sadece söylenişi güzel diye bakmıştım, aşık oldum bu modellere. hepsi benim olsa, sıra sıra dizsem onları, sabahları kafama göre giysem diyorum. Süper loto devretmiş kız, haftaya inşallah!
Salı, Mart 02, 2010
Halk kimdir?
Pazar akşamı Yetenek Sizsiniz yarışmasında son üçe kalan yarışmacılar (halk oyuyla belirlendi): Asker kıyafetleri giyip asker gibi hareketler yapan grup, piyanist şantör bir çocuk ve anında akrostiş şiir yazan bir adam.
Diğer yarışmacılar (şarkı söyleyenler, süper dansedenler, akrobatik hareket yapanlar vs vs) elendi. Düşünelim şimdi, siz olsaydınız kimi seçerdiniz? Acun, Hülya ve Ali Taran jüri üyeleri ama bence kesinlikle bu üçünü seçmezlerdi. Zaten program öncesi yaptıkları tartışmalarda gerçekten yeteneği olanları değerlendirip buna göre seçimler yaptılar.
Yarı finali izleyince şimdiye dek boşuna uğraştınız demek geldi içimden, nasıl olsa en vasat, en arabesk, en abartılı olan kazanacak, çünkü oy verenlerin beğenisi bu yönde. Üzülüyorum yazarken ama biz gerçekten azınlıktayız, çoğunluk okumuyor, araştırmıyor, muhakeme yapmıyor, kültür ve sanatla tek bağı ise Recep İvedik. İşte halkımızın kısa özeti.
Diğer yarışmacılar (şarkı söyleyenler, süper dansedenler, akrobatik hareket yapanlar vs vs) elendi. Düşünelim şimdi, siz olsaydınız kimi seçerdiniz? Acun, Hülya ve Ali Taran jüri üyeleri ama bence kesinlikle bu üçünü seçmezlerdi. Zaten program öncesi yaptıkları tartışmalarda gerçekten yeteneği olanları değerlendirip buna göre seçimler yaptılar.
Yarı finali izleyince şimdiye dek boşuna uğraştınız demek geldi içimden, nasıl olsa en vasat, en arabesk, en abartılı olan kazanacak, çünkü oy verenlerin beğenisi bu yönde. Üzülüyorum yazarken ama biz gerçekten azınlıktayız, çoğunluk okumuyor, araştırmıyor, muhakeme yapmıyor, kültür ve sanatla tek bağı ise Recep İvedik. İşte halkımızın kısa özeti.
Pazartesi, Mart 01, 2010
Gigi ve kankası:)
Hem kuzen, hem kankalar. Gerçi bizimki yaş olarak ufak ama en sevdiği ablası, arkadaşı halasının kızı, Berfuş. Hepimizin çok sevdiği, çocukların deli olduğu Berfuş'umuz hafta sonu yüzme yarışında 11. oldu, sevindik. Şimdi antremanları hızlandırıp Haziran'daki yarışlarda daha iyi derece almaya çalışacak. Kızımın önünde böyle bir örnek abla olduğu için çok mutluyum.
Hafta sonu deliler gibi gezdik yine. Aile büyüklerimiz bize eskiden beri çok geziyorsunuz der. Dolphinle ben bu konuda tam birbirimizi bulmuşuz. Eğer birimiz gezmeyi sevmeseydik çok mutsuz olurduk herhalde. Dün akşam eve dönerken gülmeye başladım, "2 çocuk bile bize engel olamıyor, 3 kapı yaptık yine" dedim. "Herhalde bir düzine çocuğumuz olsa yine gezeriz biz" diye ekledim. Dolphin de "tavuklar gibi önümüzden giderler, biz de peşlerinden" dedi. Hakkaten ya, çocuk, soğuk, iş güç hiç engellemiyor bizi, yeter ki çıkalım evden:)
Cumartesi Arife geldi, tavukları:) ay pardon çocukları alıp çıktık. Önce güzide semtimizin(!) seçkin çocuk mağazası Penguen'e gidip çocuklara penye thsirt filan aldık. Sonra Palladium AVM'ye gittik. Daha önce gitmemiştim, C&A mağazasına girdik. Çocuklar için çok güzel şeyler var, fiyatları da uygun. Kızıma cici thsirtler ve süslü kolyeler aldım, pembe bir güneş gözlüğü de beğendi ve aldık. Oğlana da mavi bir mont aldım. Kapşonunu kapatıp ellerini cebine soktuğunda hiphop yapmak için sahneye fırlayacak sandık:)
Çocuklar yemek yedi, oğlan pusette uyuyunca biz de Arife ile Koton, ve Adil Işık mağazalarına baktık. Ben açıkçası beğenmedim yeni sezonu. Kumaş kaliteleri iyi değil, vintage modası diye birşeyler var, eğer gerçekten vintage olsaydı bir değeri olabilirdi ama taklit edilince kumaşların da kalitesizliği çok basitleştiriyor koleksiyonu (bu cümleyi bir daha kuramam). Sadece krem rengi bir hırka beğendim, fiyatı uygun olsaydı alırdım.
Dün ise sabah abimlere kahvaltıya davetliydik Yasi'lerle birlikte. Çok güzel bir sofra hazırlamıştı Nazancım, yedik yedik. Kahvelerimizi içtik, sohbet ettik. Öğleden sonra G.annemlere gittik. 1 aydır görüşmemişiz, hastaydı, ancak toparlanmış. Çocuklar dedeleri ve babaanneleriyle zaman geçirdi, yemek yedik. Ben eve döneriz diye düşünüyordum ama Ö. abla çaya gelin demiş Dolphin'e, Gigi de Berfuş'u isteyince gittik akşamüstü, profiterol vardı, İnci gibi değil tabii, sadece nefsimizi körletecek kadar işte:) Çay, kahve muhabbet derken çocukları bohçalayıp eve döndük.
Yetenek sizsiniz yarı finalinde bizim hiç beğenmediğimiz 3 yarışmacı finale kaldı:) Demek ki bizim halkla aramızda bir uyuşmazlık var:) Hangi halk bu kişilere oy verdi acaba? Bazen Aysun k.ayacı haklı mı acaba diyorum. ya da A.ziz N.esin.
Mart ayı inşallah çok güzel geçer, havalar ısınır, bizim havamız da iyi olur hahaha... Öptüm sizi browni üzerinde limonlu dondurmalarım.
Etiketler:
gigi,
Hafta Sonu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
