Cuma, Ekim 30, 2009

Mami is back...

Ayşe Arman girişi yapayım dedim:) Annem geldiiii. Bu sabah İstanbul toprağına ayak basan R.hanım ile tabii ki konuşamadım uzun süre. Telefon hep meşguldü, zaten annemin geldiğini ya ev telefonlarının meşguliyetinden, veya oradan bize doğru yayılan temizliğin kokusundan anlayabilirsiniz. Neyse ki N.cığım, canım yengem (burayı okuyor olması bir şeyi değiştirmez, seviyorum gelinimi, abimden bile çok:) dün evi temizletmiş, annem bugün tertemiz eve gelmiş. Ben nihayet öğleyin ulaştığımda diyaloğumuz şöyle oldu:
- enne hanım, nihayet arayabildin.
-??? ama, ama anneee, ne zaman arasam meşguldü telefon.
-Yok canım, sabah bi tek teyzen aradı, biraz önce öbür teyzen aradı.
-annee, yetmez mi? ikisiyle yarımşar saat konuşsan tamam, benim de işim var herhalde, toplantıdaydım, çıkınca aradım işte.
-tabii kızım tabii, ee, çocuklar nasıl?
-????

Bu bir R. teyze klasiğidir, ailede herkes bilir. Annem söyleyeceğini söyler, gerisini dinlemez. Şu anda kendisini göremesem de aynı şehrin havasını soluyor olmak bile bana yetiyor, yarın sabahtan oradayım çocuklarla, sarılıp öpeceğim anneciğimi,mis gibi kahvaltı yapıp (pide bile getirmiş) akşama kadar konuşacağız. Pazar günü de akrabalar günümüz var, daha doğrusu annem katılıyor, ben şöför kontenjanından dahil oluyorum, annemi götürdüğüm için. Benim evlenmeden önceki soyadım S. ile başlar, biz S. sülalesi olarak biliniriz (Sabancı mı? yok yok, onlar bizim kadar geniş değildir:) bu hafta sonu S. sülalesinden bir çok kişiyi göreceğim, ne güzel yahu!

Pazartesi, Ekim 26, 2009

Aşırı doz F Vitamini* aldım, çok iyiyim...

Cumartesi tüm gün Yasi'lerdeydik. Sabah kahvaltı için gittik. Gigi ve Ekin hemen oyuna başladılar, Cigi de peşlerinde oraya buraya koştu. Bol kahkaha ve harika bir kahvaltının ardından Dolphin ve SMMM arabalar için ufak tefek tamir işlerini halletmeye gittiler. Biz de Türk Kahvelerimizi höpürdetip konuştuk da konuştuk.

Yasi öğleden sonrası için Madrid Sirki'ne bilet almış çocuklara. Ben aslında sirke gidilmesine karşıyım, hayvanlara öğretilen hareketlerin bir sürü işkence demek olduğunu ve çok kötü şartlarda bakıldıklarını biliyorum ancak çocuklar deli gibi isteyince gidemeyiz diyemedim. Ayrıca akrobasi gösterilerini de merak etmiyordum desem yalan söylemiş olurum doğrusu.

13.30'da başlayacaktı gösteri, biz yarım saat erken gittik. Cigi pusetinde uyuyakaldı, biz de biraz erken girip oturduk yerimize. Çadırın içi çok sıcaktı (o gün hava da sıcaktı), bir görevli yavru bir aslanı kucağında gezdiriyor, isteyen çocuklarla resmini çekiyordu. Zavallı yavru, pati bile sallamıyordu, etrafa bakıyordu melül melül.

Gösteri başlayınca önce trapezciler çıktı:


Gösterilerini çok beğendik. Gerçekten harika hareketler yaptılar.

Sonra bisiklet gösterisi başladı:


O kadar sempatikti ki adam, yapamıyor gibi yapıp alkış aldıktan sonra güzel bir gösteri sundu.

Ben hulahup kıza bayıldım:


Öyle estetik, öyle güzeldi ki, kıza mı bakayım, gösteriyi mi izleyeyim şaşırdım.Genel olarak kadınlar çok bakımlı, pırıl pırıl pullar, süslerle işli kıyafetleri ile çok güzeldi. Erkekler de simli, parlak kıyafetler içindeydi. Hepsi de gösterilerini yaparken gülümseyerek büyük bir neşe içinde sanki çok kolaymış gibi hareket ediyorlardı. İzlerken bir ara ben de sahneye fırlasam mı diye düşündüm. Jonglörlerin arasında bir kadın vardı, saçları dizlerine kadar uzundu. Çok da güzeldi. Gigi çıkışta anne ben de saçlarımı o kadar uzatacağım dedi.

İlk yarı boyunca oğlan uyuduğu için ben de rahattım. İkinci yarıda uyandı ve müzikle dansetmeye başladı ortalarda, insanlar sahnedekileri alkışladığındaysa onu alkışlıyorlar sanıp daha da gaza geldi. Kaçmaya çalıştıkça koşup onu yakalayarak, arada sahneye bakarak bitirdik gösteriyi. Atlar, kaplanlar ve 2 minik köpekle yapılan gösteriyi izlerken içim ezildi. Sanırım hayatımda ilk ve son kez gittim sirke. Oğlan büyüdüğünde gitmek isterse ne yapacağımızı da o zaman düşünürüz artık. Keşke hayvanların olmadığı gösteriler olsa, bence seyirci sayısında hiç azalma olmaz, biraz sihirbazlık, biraz heyecanla yine 2 saat için bir sürü giden olur bu tip gösterilere.

Pazar gününü evde geçirdik. Akşam Dolphin'in Kanada'da yaşayan ama tatile gelmiş bir arkadaşının düğün yemeği vardı (Kanada'da evlenmişler).Gazeteciler Cemiyet Lokali'ne gittik (çocukları Arife'ye bıraktık). Küçük bir gruptuk ve çok güzel, sade bir geceydi. Sanki kocamla başbaşa akşam yemeğine gitmiş gibiydik. 5 kişilik fasıl ekibi mikrofonsuz çalıp söylediler, hem bizi hem kendilerini eğlendirdiler. Bir ara Hababam Sınıfı müziği bile çaldılar:) Klasik düğün müzikleri olmayınca daha da keyifli oldu. Çok geç olmadan kalkıp eve döndük. Dönerken Beşiktaş'tan geçelim dedik, Dolmabahçe sarayı'nın önünde muhteşem gece kıyafetli kadınlar, adamlar gördük. Fashionable Istanbul etkinliği çıkışıydı sanırım.

Pek tabii ki kuduruk çocuklarımız uyumamışlardı, bizi görünce ikisi de çıldırdı. Oğlan uyumuş, uyanınca bizi aramış. Arife evine gitti, biz de geceyarısına kadar onları uyutmaya uğraştık. Ben artık Cigi uyumasa da uyumaya kararlıydım (Dolphin'e bırakıp kaçacaktım odaya) ama son dakikada uyudu şebek. Sabah altıda uyandı tabii, ne kadar yalvarsam da uyumadı, suraatıma şap şap vurup "anniii, kaak" dedi bana. El mecbur kalkıp Arife'yi bekledim. Bu gece erkenden uyumam lazım, yoksa yarın sürünürüm buralarda.

* F Vitamini: Friendship Vitaminiymiş.

Perşembe, Ekim 22, 2009

Abim geldi...



Yok yok, Ankara'dan değil, burnumuzun dibinden. Dün akşam eve giderken markete uğradım, mandalina almak için (bu senenin meyvesi belli oldu benim için, mandalinaaa), bir baktım, abimler gelmiş bile. Yemek yapacak zaman yoktu, pizza söyledik, Domino's hemen getirdi sağolsun. Cigi kutuları görür görmez mamaaaa, mamaaa diye bağırmaya başladı. Ozzy, Gigi ve Cigi oğluş masada 10 parmak gömüldüler, biz de Nazo yenge, abim ve ben salata eşliğinde yedik leziz pizzamızı. 2 dilim yedim ve bol da salata tabii.

Çocuklar oyuna daldı sonra. 3 çocuk hep beraber konuşunca haliyle bir uğultu oluyor evde:) Nazo ve abim şaşırdı sanırım, Ozzy büyüdü tabii, bizimkiler gibi hoplayıp zıplamıyor fazla. Dolphin de gelebilseydi iyi olacaktı ama işi uzamış, çıkamamış.

Abim tekne almış, şu yukarıda resmi olan tekneyi:) Biraz ufak ama idare eder bence. Yok yok, şaka yaptım, onu almamış, şu aşağıdakini almış.



Nasıl? Çok güzel değil mi? Abim sağolsun, gemicik almış işte bir tane. Gerçek şu ki bir tekne alınmış ama resmi yok. Şimdiden yazın yapacağımız turları hayal ettim, sakın satma abi olur mu? Bir ara gidip sahilde bakacağız nasıl bir şeymiş. Geçen yıllarda 10-15 arkadaş tekne kiralayıp Anadolu Kavağında veya adaların açıklarında denize giriyorduk hafta sonları. Çok keyifliydi, yine aynı gezileri yapabiliriz, ne güzel. Ayrıca Gigi balık tutmayı çok merak ediyor, bir gün onu balığa çıkarırız, ay düşündükçe hoşuma gidiyor bu iş.

Cigi abime "dayuuuu" diye sesleniyor. Birisine seslenmesini istediğimde bayağı sesleniyor bu çocuk, melodik bir şekilde, mesela Ayşee teyzeeee diyor.

Yaprak Dökümü'nün bir bölümünü izledik beraber, Cem ölmeden kalktılar. Haftaya da biz gideceğiz bir akşam, abimlerin evine yakın bir balıkçı varmış, bir kilo hamsiyi tavada pişirip sıcak sıcak gönderiyormuş, hem de 7 liraya! Şimdiden ağzım sulandı yahu.

Çarşamba, Ekim 21, 2009

Gigi'den inciler...

Bu sıralarda annelere taktı. Sürekli benim annemin annesi var, o benim anneannem. Babamın annesi babaannem filan konuşuyor. Dün akşam aramızda şu konuşma geçti:
- Anne, bütün annelerin bir annesi var mı?
-Evet kızım, var.
-Mesela benim büyük büyük büyük annemin annesi var mı?
-Varmış tabii.
-Nerde peki onlar?
-Onlar şimdi yaşamıyor.
-Haa, anladım, yani onlar ölmüş.
-Hı hı.
-Ama anne, o zaman bütün annelerin bir annesi varsa çoook eskiden birinin annesinin olmaması lazım.
-?????

Resmen dumur oldum. Böyle bir sonuca ulaşmak için yürüttüğü mantığa şaşırdım kaldım. Bunu açıklayacak bir pedagog okuyor mudur acaba burayı? Ben açıklayamıyorum. Ayrıca yaşı küçük değil mi bunun için?

Salı, Ekim 20, 2009

Haftasonu...



Güzel bir haftasonu geçirdik. Akrabalar ve arkadaşlarla birlikte olunca zaman ne güzel geçiyor, sohbet tadından yenmiyor (konuyu yine yemeğe bağladım), hiç bitmesin istiyor insan.

Cumartesi günü çocuklarım ve ben (Allahım, ne güzel bir cümle bu!) evdeydik. Ortalığı topladım, onlara çorba pişirdim, güzel bir güneş vardı, oğlan uyudu, kız arkadaşı ile bahçeye indi, sütlü nescafemi ve gazetemi alıp balkona çıktım. Sessizliğin, güneşin ve kahvemin tadını çıkararak gazetemi okudum. "Evhanımı mı olsam ne?" diye düşünüp 10 saniye sonra vazgeçtim. Ama çalışma saatlerimin daha az olduğu bir işim olmasını isterdim doğrusu (şu anda evden çıkış 7.30 - eve dönüş 19.15). Ne bileyim, saat 9 gibi evden çıksam, 15.00 gibi eve dönsem (çocuklu kadınlar için bunu sağlayan Hükümete oy vereceğim, söz), yemeklerimi rahat rahat yapıp evle ilgilensem acele etmeden. Her gün bir şey yapsam, mesela bir gün dolabı düzenlesem, bir gün oyuncakları ayırsam, azaltsam tüm eşyaları, elden geçirsem her şeyi, evimi çiçek gibi yapsam. Arada kaçamak yapıp eve geç gelsem, 16.30seansına girsem sinemada, biraz vitrinleri dolaşıp keyif yapsam, oturup bir kafede dergilerimi karıştırsam. İşte bunları istiyorum, koşturmadan, acele etmeden, 2-3 işi aynı anda yapmaya çalışmadan yaşamak istiyorum ben.



Cumartesi akşamı Erzacı kuzenlerdeydik. Kuzenler, anneler ve sevdiğimiz ablalarla birlikteydik. Çocuklar oynadı diledikleri gibi, masada uzun uzun sohbet ettik, şahane yemekler yedik. Kuzenler diyorum ya, hepsi benden küçük bunların:) Evlenmeden önce "enne abla, bize sürpriz pasta yapsana, yemek yapsana" diye gelirlerdi bize, şimdi kendi evleri var, yarın çocukları olacak. Ben izlerken kendi adıma da gurur duyuyorum hepsiyle, kendime pay çıkarıyorum nedense:) Bu kuzenler ayrıca hep erkek (kız olanlar burada oturmuyor), o yüzden aileye katılan gelinler de artıyor ve ben hepsini çok seviyorum. Kalabalık aile olunca ne kadar genişleyip büyütürsen o kadar keyifli oluyor buluşmalar, bayram ve seyranlar. Mesela bir bayramda dışarıdan konuk seyirci alsak:) o kadar şaşırır ve mutlu olur ki!

Pazar sabahı Yasi'ler geldi kahvaltıya. Hazırlıklar yüzünden (kaşarlı mantar, sucuklu yumurta, pişi, aklınıza gelecek tüm kahvaltılıklar, kaymak bal dahil) ancak 11.00 gibi sofraya oturabildik. ve kalkamadık sonra. Yenir yenir de bu kadar mı yenir? Yemekten sonra herkes kendini bir koltuğa attı, Gigi ve Ekin oyuna daldılar, Cigi onların peşinde tabii. Cigi uyuduğunda Yasi ile aşağı inip yürüdük sitede, çocuklar da geldi. Hava bir yağıp bir açtığı için ne yapacağımıza karar veremedik. Akşamüstü artık evde oturmaktan sıkılınca Şile yolu üstünde güzel bir bahçesi olan restorana gittik. Çocuklar parkta oynadı, çamurlu yerlerde çiçekler diktiler, Cigi koşturdu. Biz de her şeyden az az alıp tadına baktık, çay içip sohbete devam ettik.

Yasilerle günlerce bir arada olsak sıkılmıyoruz. Benim 20 yıllık arkadaşım (ta ortaokuldan) ve sonra Dolphin'le SMMM de tanıştı ve birlikte tatillere gittik, yıllardır kopmuyoruz, umarım ömür boyu devam eder dostluğumuz. Hele şimdi de çocuklarımız iyi arkadaş olunca acayip keyif alıyoruz beraber zaman geçirmekten. Bi kere çok gülüyoruz. Esprileri burada anlatamam ama çoğunun oldukça belden aşağı ve bir o kadar da komik olduğunu söyleyebilirim. Hepimiz deliyiz, bir Pazar günü 15.00 gibi karar verip 17.00 gibi Şilede piknik yaptığımızı bilirim, başka bir Pazar günü öğleden sonra karar verip tekirdağ'a köfte yemeye gitmiştik (çocuklar yoktu o zaman). Bursa, İzmir, Antalya, Karadeniz birlikte gittiğimiz yerler. O kadar çok anımız var ki, artık aile gibi olmuşuz. Nazar değmesin, tü tü tüüü.

Amma da yazasım varmış, bitiremedm bir türlü. Hadi yazıyı şöyle bağlayayım:

Şu dağın önü güzel

Çiçeğin moru güzel

Sabreyleki gönül

Her şeyin sonu güzel

Pazartesi, Ekim 19, 2009

Bilduğumuz ev gribu...

İnsan neye inanacağını, ne yapacağını şaşırıyor. Bir kez de herkes ağız birliği edip kafamızı karıştırmasalar da tek yerden işin doğrusunu öğrensek ne olurdu acaba? Domuz gribi aşısını yaptıralım mı, yaptırmayalım mı? Şu sorunun cevabı için kaç gündür prof.lar yaza yaza bitiremediler konuyu. Yapılsın diyen de prof, yapılmasın diyen de. Biz hangisine inanacağız? Ben nedense hakkında büyük gürültü koparılan, para harcanması gereken şeylerde bürokratların aaa, mutlaka yapılmalı diye akıl verdikleri konularda bir bit yeniği arayan biri oldum çıktım. Eskiden saf saf inanır, koşa koşa eczaneye koşup yaptırırdım aşıları. Kazığı yiye yiye akıllandım sanırım, artık inanmıyorum. Çok okuyorum, araştırıyorum, kendimce bir fikre sahip olup ona bağlı kalıyorum. Bu konudaki kararım da aşıyı yaptırmamak. Prof.Dr.Murat kınıkoğlu bu konuda 2 güzel makale yazdı Akşam gazetesinde, özetleyerek aşağıya alıyorum, tamamını gazeteden okuyabilirsiniz.

12.10.2009 tarihli Prof.Dr.Murat Kınıkoğlu yazısından:


Temel, arkadaşlarının balladıra ballandıra anlatığı Rus hayat kadınını ziyaret etmeye karar vermiş. Ertesi sabah arkadaşları Temel'in başına toplanıp ağızlarının suyunu akıtarak sormuşlar: 'Nasildu?' Verdiği cevabı buraya yazamam ama 'domuz gribi' diye tüm dünyanın ayağa kaldırıldığı gribin 'bilduğumuz ev gribu' olduğunu söyleyebilirim. Yani korkuya, telaşa, panik yapmaya gerek yok... Birkaç gün-en fazla bir hafta-öksürüp tıksıracaksınız geçip gidecek... Dikkat! Sigara içenlerde bu süre biraz daha uzayabilir. Bu arada, ileri derecede kalp veya böbrek hastalığı olan, astımlı, kronik bronşitli yaşlı insanların dikkatli olması gerekir.

Sevgili okurlarım, kış yaklaştıkça domuz gribi denilen hastalık üzerine yazılan korkutucu senaryolar allanıp pullanarak gündeme sunulmaya devam ediliyor. Son günlerde Sağlık Bakanlığı da bu abartma kampanyasına katılmış görülüyor. 'Aşı yapılmazsa Türkiye'de 21 milyon kişi hastalanacak, 15 bin 500 kişi yoğun bakıma yatacak, 5 bin 300 kişi ölecekmiş!' Herkes bir hesap peşinde... Televizyonlara rating getirecek 'heyecanlı/dikkat çekici' haberler lazım. Sağlık Bakanlığı da sorumluluğu üzerinden atmak için 'Bakanlık olarak her türlü tedbiri aldık 'kırmızı alarm' bile verdik daha ne yapalım' diyebilmenin hesabı yapıyor.

Bu arada 20 milyon doz aşı için -tüyü bitmemiş yetim hesabından- hangi firmaya kaç para ödenecek merak ediyorum. Aşıya ayrılan para neticede bebek ölümlerini azaltmak, tüberküloz ve kalp hastalıklarını kontrol altına almak, böbrek yetmezliği ve diyaliz hastalarının dertlerine çare bulmak gibi ülkemizin öncelikli sağlık sorunları için ayrılan paradan kesilecektir. Dünyada ilk defa uygulanacak, koruma gücünün (ve yan etkilerinin) ne olduğu bilinmeyen bir aşı için bu kadar harcama yapmak ne kadar doğru bilmiyorum.

Netice olarak her kış birkaç posta grip salgını olan ülkemizde bu yıl da grip salgınları olacak. İstanbul gibi büyük ve kalabalık şehirlerimizde işinden gücünden kalan insan sayısı çok olacak. Nasıl daha önceki griplerden ölen hastalar olduysa domuz gribinden ölenler de olacak. Tek fark, bu sene grip ilacı üreten ilaç firmaları kasalarını ağzına kadar dolduracaklar. (İlaç firmalarının domuz gribi aşısından kazanacakları paranın 50 milyar dolar olacağı söyleniyor. Seneye Türkiye'nin bütçe açığının da 50 milyar dolar olacağını söyleyeyim de paranın büyüklüğünü anlayın.)

Eczaneden tek tek satılan aşılardan kazandıkları para bu dev firmaları kesmiyor artık, devletlere toptan satış yapmak daha işlerine geliyor. Geçen sene 'kuş gribiydi' bu sene 'domuz gribi' seneye 'Kenya'da bir eşekten insana eşek gribi virüsü geçti, dünya büyük tehdit aldında, eşek gribi aşısı olun' diyecekler, bu böyle uzayıp gidecek... Sahi yahu bu kuş gribine ne oldu? Milyonlarca tavuğu katlettik. Göçmen kuşlar kafamıza pisleyecek de grip olacağız diye ödümüz koptu. Kaç kişi öldü? Gripli kuşlar iyi mi oldu yoksa? Hayır efendim, şu anda da -milyonlarca yıldır olduğu gibi- vahşi doğada yaşayan milyonlarca kuşta grip var. Tek fark, gözü dönmüş ilaç firmalarının başka bir öcü bulmuş olmaları. Domuzdan geçen gribin daha korkutucu olduğuna karar verdiler. Bir bakıma iyi oldu, zavallı kuşların peşini bıraktılar.

Sevgili okurlarım, grip hastalığının öldürme oranı yaklaşık yüzde bir civarındadır ve ölen hastalar ileri çok yaşlı, şeker, böbrek, kronik akciğer hastalığı gibi ciddi rahatsızları olan kişilerdir. Sayın Bakanımızın açıklamasına göre de ülkemizde şimdiye kadar 472 kişi domuz gribine yakalanmış, ölen de olmamıştır. Yalnız bizim ülkede değil, domuz gribinin Amerika ve diğer ülkelerdeki ölüm oranlarının da korkulduğu kadar yüksek olmadığı görülmüştür. Son WHO açıklamasında 191 ülkede tespit edilen ve laboratuvar tanısı konulan 300.000 vakanın sadece 3917'si kaybedilmiştir. Pek çok hastanın doktora ve hastaneye gitmeden ayakta atlattığı da göz önüne alınırsa ölüm oranının normal gripten sadece biraz daha yüksek olduğu görülmektedir. Sonuç olarak korkmaya, panik yapmaya gerek olmadığını söyleyebilirim.

19.10.2009 tarihli Prof.Dr.Murat Kınıkoğlu yazısından:

Domuz gribinden (ve diğer griplerden) korunmak istiyorsanız:

Güneşlenen insanların vücutları, virüslerle mücadelede çok önemli bir rol oynayan 'antimikrobik peptid'ler üretir. Kat kat giyinen soluk benizli apartman çocuklarının devamlı grip olması buna karşılık yalın ayak, karnı açık gezen köylü çocuklarının hasta olmamasının nedeni 'güneş'tir. Grip salgınlarının kışın sonbahardan itibaren ortaya çıkmasının nedeni de gün ışığının azalmasına bağlı olarak vücudun D vitamini üretiminin düşmesidir. Kandaki D vitamini seviyesinin 40 ng/ml altına düşmesi virüslere karşı koyma gücümüzü azaltır. Güneş ışığı almayan hapishane ortamında yaşayanlara verilen günlük 2000 IU'lik D vitamininin gripal enfeksiyonları önlediği gösterilmiştir. Bugünden tezi yok evinizin güneş alan bir yerini, ya da iş yerinizdeki pencerenin yanını 'güneşlenme alanı' olarak belirleyin. Kollarınızı, bacaklarınızı, eğer imkan buluyorsanız tüm vücudunuzu her gün on-on beş dakika güneşe gösterin.

Günde yarım saatlik tempolu bir yürüyüş grip hastalığından korunmada en büyük yardımcınız olacaktır. ABD'de Washington Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada aşırı kilolu 115 kadın iki gruba ayrılmış, gruplardan birine sadece basit kültür-fizik hareketleri verilirken diğer gruptan her gün yarım saat yürüyüş yapması istenmiştir. 3 ayın sonunda yürüyüş yapmayan grupta grip görülme oranının 'iki misli' fazla olduğu görülmüştür. Özetle; her gün yarım saat hızlı tempoda yürüyüş yapmanız grip olma riskinizi yarı yarıya azaltır.

Sigara içenler hem daha sık grip olurlar hem de rahatsızlıkları daha ağır seyreder. Bronşlarına inen enfeksiyon uzun süren, bazen aylarca geçmeyen öksürük nöbetlerine neden olur. Grip muhabbeti önümüzdeki yıllarda da artarak devam edeceğine göre şimdiden sigarayı bırakmanızda yarar var.

Şeker bağışıklık gücünüzü olumsuz etkiler.

Kış boyunca şeker ve tatlı yemeyin. Kola ve gazlı içeceklerden, ketçap, mayonez ve hazır meyve suları gibi katkı maddeleri içeren yiyecek ve içeceklerden uzak durun.

Günde 7-9 saat uyuyun. Hiçbir şekilde uykunuzdan fedakarlık etmeyin.

Haftada iki gün balık yiyin. Bu imkanınız yoksa her gün Omega-3 kapsülü yutun.

Hem virüslere hem bakterilere etkili doğal bir antibiyotiktir. Koku sorununu halledebiliyorsanız günde bir diş sarımsak yemeye çalışın.

Perşembe, Ekim 15, 2009

Oğlan bizim Kız bizim...



Kızımız olacağını öğrendiğimizde herkes ne kadar şanslı olduğumuzu söylemişti. Öyle de hissediyorduk. Gerçekten kız annesi olmak başka bir şey, bunu kabul ediyorum.



Diğer yandan ben, oğlum olursa'yı da çok merak ediyordum ama. Erkek yeğenleri severken, onların o büyük büyük halleri, kaş çatmaları, erkek erkek halleri çok hoşuma gidiyordu.



Derken bir de oğlumuz olacağını öğrendik. Gizli gizli "oğlan olsa keşke" derken, oldu bile. Komik surat diye seviyordu doktor karnımdaki ultrason görüntülerinde (nasıl anlıyorduysa).



Büyüdükçe kızla ne kadar farklı olduğunu görmeye başladık. Karakterleri, bakış açıları, sevdikleri ve sevmedikleri o kadar farklı ki.



Bu kadar fırlama, komik ve sevecen bir oğlum olacağını bilseydim, bekler miydim bu kadar sene?



Yeni numarası bana ve babasına "anniş, babiş" diye seslenmek. Ablasından öğrenmiş, ş'leri uzatarak öyle bir sesleniyor ki... Bazen de gelip pat pat dizime vuruyor, anneee deyip beni istediği yere götürüyor. Bıcırık ya.

Çarşamba, Ekim 14, 2009

Kara Pasta...



Biz abimle küçükken annem bize kara pasta yapardı. O kadar severdik ki durmadan yapsın isterdik. "Bildiğin mozaik bu" demeyin sakın, ben ve abim için bu "kara pasta". Ne zaman yesem beni direkt çocukluğuma götüren, mutfakta annemin eteğinde yapılsa da yesem diye beklediğim günleri hatırlatan pastamı sadece mozaik diye geçiştiremezsiniz.

Yapılışı çok basit. Sırrı ise ocakta ateşin üzerinde hazırlanmasında. Ben çiğ olarak hazırlanan mozaik tarifi görünce şaşırmıştım. Aynen benim yazdığım gibi yapın, sonra da bana teşekkür edin.

Bizim çocuklar da çok seviyor, sık sık yapıyorum. Dolapta birkaç gün durabildiği için ani gelen misafirlere harika bir tatlı olabiliyor (dondurma ve çikolata sosu ile servis yapıyorum). İçine isterseniz portakal kabuğu rendeleyin, veya dövülmüş ceviz koyun (mutlaka pişirdikten sonra ekleyin, pişirirken koyarsanız yağı çıkıyor, tadı iğrenç oluyor-denedim de:)

İşte tarifim, tam anne usulü:
2 paket Sade Pötibör Bisküvi (aman çifte kavrulmuş olmasın)
1 paket margarin (250 gr) (Ben becel/sarı kutu alıyorum)
1 paket kakao (50 gr) (Daha koyu severseniz artırın)
1 su bardağı tozşeker
1 yumurta
sarmak için şeffaf poşet

2 paket pötibör bisküviyi bir kabın içinde kırıp bekletin.

Geniş tabanlı bir çelik tencereyi ocağa koyup 1 paket margarini eritin (kesinlikle kaynatmayın, sadece erisin).

Ocağın altını kısık olacak şekilde ayarlayıp yağın üzerine bir bardak tozşekeri ekleyin ve bir kaşık yardımıyla iyice karıştırın. Amacımız pişirmek değil, şekerin erimesini sağlamak.

Daha sonra kırık bisküvileri, kakaoyu ve bir yumurtayı kırıp kaşıkla karıştırın.

Ocağın altını biraz açıp tüm malzemeler iyice birbirine yapışana dek karıştırmaya devam edin. Tüm malzemenin büyük bir topak olması ve iyice ısınması lazım. Bisküvileri çok fazla ezmeyin, mümkün olduğunca kaşığa tüm karışımı alıp çevirin. Bu işlem en fazla 1-2 dakika sürmeli.

Ocağın altını kapatın. Dikdörtgen şeklinde 2 kat olarak hazırlayacağınız poşeti hafifçe ıslatıp tezgaha serin, karışımı ortasına koyup poşeti elinizle kapatarak bir rulo yapın. Sıcak ruloyu buzdolabının buzluğuna koyup en az 2 saat donmasını bekleyin. (Sıcak olarak buzluğa koyunca buzluğa zarar verebilir diye düşünebilirsiniz ama benim dolabımda hiç sorun olmadı, zaten aşırı sıcak olmuyor). Servis yapacağınız zaman buzluktan alıp alt bölümde bekletebilirsiniz.

Resimdeki çikolata sosunu sıkarken oğlum tezgahta oturduğu için şekiller biraz tuhaf olmuş. Özgün bir çalışma da diyebiliriz tabii:))

Salı, Ekim 13, 2009

Mikimiiii...



Mikimiii demek Micky ile Mini veya Micky ile Vinnie demek. Cigi çok seviyor, resimlerini görünce Mikimiii diye bağırıyor. Tabii bir de bibiiii var, onu söylemeyeyim. Özellikle bezi açıldığında bibiii diye bağırıyor, çok ayıp, gülmeyin sakın.




Cumartesi akşamı 4 kişilik bir arkadaş grubu ve 2 çocukları geldiler yemeğe. Saat 9 gibi ancak gelebildikleri için hepimiz çok acıkmıştık ve deli gibi yedik ne varsa (mercimek çorbası, zeytinyağlı ve domates soslu patlıcan,patates kızartması, et ve pilav, salata). Sonrasında içilen kahveler, tatlılar, çaylar ve balkonda polar battaniyelere sarınarak yapılan kahkahalı sohbet en güzeliydi tabii. Yoruldum ama değdi.

Pazar günü ise canım kayınvaldem G.anneme gittik. Babam bize uskumru almış, fırında pişirmişler, irmik helvası da yaptılar sonra. Güyeller de geldi, yemekten sonra biraz koltuklarda yayılıp sindirdik hepsini, sonra Sarayburnu sahiline gittik. Cigi topuyla oynadı çimenlerde, çok kalabalıktı ve park sorunu yüzünden Dolphin birileriyle tartıştı, biz de Cankurtaran'daki Belediye tesisine gittik. Çocuklar parkta oynadı, çay içtik. Sahilden boğazı ve köprünün değişen ışıklarını seyrederek evimize döndük.

Bu hafta çok yoğun çalışıyorum, işler peş peşe geliyor, bir bakıyorum akşam olmuş. Ben işler yoğunlaştıkça seviniyorum, geçen yıl 5 ay evde beklediğim düşünülürse çalışmak her zaman daha iyi bence.

Pazartesi, Ekim 12, 2009

Gigi'den inciler...

-Anne, biliyo musun, ben büyüdüğümde anne olucam ama evlenmiycem.
-Hıı? Bunu babana da söyle kızım.

Cuma, Ekim 09, 2009

Kafamın içinde neler var?...

Gördüm dün, kafamın içinde ne varmış, boşmuş yahu!

Sabah evden çıkmadan önce sol gözüm normal görüyorken sağ gözümde bir dağılma ve ışık oluştu, net göremedim. Önemsiz bularak işe gelmek üzere arabaya bindim. Yolda gelirken bir iki kez yol gitti geldi, çıkacağım sapağı unuttum (hatırlayamadım bir an) ama bir sorun olmadan geldim.

İçeri girer girmez firma şöförü ve Üretim Müdürünü gördüm, isimlerini hatırlamıyorum! Çaycı kadın geldi, adı yok hafızamda! "Senin neyin var, bayılacak gibisin" dedi. Gittim yüzümü yıkadım ama hiç kendimde değilim. Korkunç bir baş ağrısı ve hiçbir ismi hatırlayamıyorum. O kadar korktular ki beni böyle görünce, hemen şöförle birlikte Hastaneye gittik. Acilde beni muayene eden Beyin Cerrahı MR ve kan tahlilleri istedi. Tansiyonum gayet normal çıktı ama zaten biliyordum, başım dönmüyor çünkü. Beynimde bir şeyler oluyor diyorum, aklıma E.bru G.ündeş geliyor, beyin kanaması ya da felç geçiriyorum diye düşünüyorum, daha azı bana yakışmaz:) Ne de olsa, annemin kızıyım ben, evhamgillerdenim.

Gittik MR bölümüne, sıra var, yahuu ben ölüyor olabilirim, beni öne alın, olmaz, dün sıra alıp bacağının MR'ını çektirecek adam benden daha öncelikli o anda. Burası özel bir yer üstelik. Neyse, yarım saat bekledim orada, MR çekildi. 5 dakika kafamın etrafında güm güm güm, bam bam bam, dambır dambır çalan davullar eşliğinde gözümü kapatıp hiç kıpırdamadan yattım.



Çıkışta hastaneye gidip kan verdim ve işe döndük. Herkes acayip merak etmiş, soran sorana. Neyse bekledim biraz, Dolphin geldi (aramıştım, arabayı da götüremem, gel dedim). O da çok korkmuş, beraber biraz bekledik işyerinde, birkaç işi tamamladım. G.Müdür sağolsun çok ilgilendi, sen sağlığınla ilgilen, o daha önemli dedi.

Raporları almak üzere çıktık, biraz bekledik ama ikisini de aldık. Doktora götürdüm. kan değerlerimde 3-4 tanesi yüksek çıkmış (%MO, EO%, CRP gibi) ama önemli değilmiş. Beynimin içinde de birşey yokmuş:) Sinüslerim dolmuş, Sinüs atağı geçiriyormuşum. Her şeye bağlı olabilir dedi Nural bey, stres olabilirmiş, sinüslerden olurmuş, havadaki toksik bir şeyden bile zehirlenmiş olabilirsin dedi. Neyse ki beyin kanaması geçirmiyormuşum, Alzheimer de olmuyormuşum. Acayip mutlu oldum. Nasıl kendimi kastıysam, çıkışta baş ağrısı başladı yine, işe dönmedim tabii.

Tüm bu süreçte aklımda tek bir şey vardı, bana bir şey olursa çocuklarım ne yapar? Annelik böyle birşey işte, insan kendini düşün(e)miyor. Bir de sağlıkla ilgili en ufak sorun yaşayınca diğer tüm endişeler, problemler puff diye uçup gidiyor.

Beynimin kıvrımlarında dolaşan sinsi bir hastalık olmadığına çok memnunum, bana daha uzun yıllar lazımsın Beyin Bey, sakın su koyverme tamam mı?

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Resimsiz olmaz aga...



Ne pis huyum var. Alıştığım şeyleri kolayca değiştirememek. Mesela kocam dermişim:)Şaka şaka kocacım, hiç olur mu öyle şey, muck.

Resim olmadan yazı yazamıyorum. Aklıma bir sürü şey geliyor, illa resim de olsun istiyorum. Bana bu hissi kimin verdiğini de çok iyi biliyorum tabii, Asortik bir hanımefendi desem:) Neyse, geçen haftadan bu yana neler oldu neler... de diyebilirim ama çok fazla şey olmadı aslında. Kafam kazan gibi, bugün çok yoruldum, en az 20 kez yukarı çıkıp inmişimdir (200 gram gitti, nerde benim kurabiyelerim?). Ayağımda da krem rengi az topuklu ayakkabılar var, granit zeminde yürüdükçe tık tık tık ses yapıyor, herkes enne hanım geliyor kaçııın demiştir! (Çok despotumdur, korkarlar benden, yalan yahuu, pammık gibiyimdir:)

Cumartesi akşamı (tabii ki geçen hafta şaşkın) arkadaş grubumuz yemeğe geldi. Şimdi biz 3 çift olarak başladık arkadaşlığa, şu anda 5 çocuklu kocaman bir aile grubu olduk. Ben Cuma akşamından hazırlıklara başladım. Mozaik pastamı ve zeytinyağlı barbunyayı pişirdim. Cumartesi günü de süzme mercimek çorbası (ki kayınvaldeden öğrendim, İstanbul'da üstüne çorba tanımam, o kadar iddialıyım yani) ve fırında mantarlı, kaşarlı et pişirdim. Pilav yaptım annemin gönderdiği mis gibi tereyağı ile, turşu murşu derken hazırladım işte her şeyi.

Önce Burçaklar geldi, Burçak salatayı yaptı hemen sağolsun, kızları E. ve C. de bizimkilerle oynamaya başladı. Sonra Yasi'ler geldi, Gigi'nin kankası Ekin oğlumuz da vardı tabii ki. Şamata, gırgır derken yemek yedik. Çok çok övgü aldım, sevindim. Balkonda kahve faslı, tatlı ve çay servisi derken (mozaik pastayı kesme Maraş dondurma ve çikolata sosu ile servis yaptım) herkes şişti kaldı anacığım. Ne meyve ne de kuruyemişlere yer kalmıştı. Buluşmaların devamını bir ay sonra Burçaklarda yapmak üzere sözleştik.

Pazar günü ise Eylül Hanımın doğumgününe gittik. İstanbul'un diğer ucunda oturdukları için ve biz 2 çocukla ha deyince evden çıkamadığımızdan dolayı pastaya geç kalmıştık ama masada mamalar çok güzeldi. becerikli gelinimiz F. şahane kurabiyeler, pastalar yapmıştı (tüh, neden resim çekmedim ki?)Ben Eylül'e müzikli bir gitar aldım, pillerini de koydum ki hemen oynasın diye. O kadar beğendi ki hemen boynuna takıp çalmaya başladı. Müzik biraz yüksekti:) Bana çok çok teşekkür ettiler bu hediye için! Ama ben çocuğu düşündüm, sonuçta onun doğumgünü değil mi?



Dönüşte Ö. ablalara uğradık. Gigi mutlaka Berfuş ile oynamak istedi, çok geç kalkmayalım dediğimiz halde eve dönüşümüz dokuzu buldu.



Bu hafta sonu da süper aktiviteler vardı ama Cumartesi akşamı gideceğimiz Sirtaki gecesi iptal oldu. üzüldüm, uzun zamandır Dolphin ile bir yere gitmiyoruz, bakıcıyı bile ayarlamıştım. Neyse, başka zaman gideriz herhalde. Ben de Cuma akşamı gelecek başka bir grup arkadaşımızı Cumartesi akşamına çağırdım, böylece daha rahat hazırlanabilirim.

Çocuklarım hastaydı, ikisi de iyileşti ama Dolphin fena grip oldu. Arife de hasta, aman bana dokunmayın, ben iyiyim diyorum. Ne de olsa kötüye birşey olmaz:) Annemle her gün konuşuyorum, çok özledim, bu ay sonunda gelecekler sanırım.

Şu anda masamın üstü (işler bitti ama evrak dağınıklığı var):


İşte bunlar da tık tık krem rengi ayakkabılarım:

Perşembe, Ekim 01, 2009

Birisi dedesi, ama hangisi?



Dün akşam haberleri izlerken "dedeee" dedi oğlum sevinçle. Acaba babam TV'ye mi çıktı diye merakla koştum ki, M.Ali.Birand'a diyormuş meğer:) Benziyorlar mı?

Eve gider gitmez Gigi'ye hadi kurabiye yapalım dedim. Trivirya kurabiyesi yaptık, o kadar güzel oldu ki, kurabiye denemelerimi gülerek izleyen Dolphin bile bayılıp yedi birkaç tane. Tavsiye ederim, deneyin. Ben susamsız yaptım, işte tarifi:

1 nescafe fincanı(nf diyelim) zeytinyağı
1.5 nf şeker
1 nf yoğurt
Tarçın, karbonat, damla çikolata ve un

Zeytinyağı, yoğurt ve şekeri elinizle iyice karıştırın, un ekleyerek çok yumuşak bir hamur yapın. Zevkinize göre tarçın ve 1 çay kaşığı dolusu karbonat ekleyin. (Kabartma tozu değil, mutlaka karbonat olacak). Tekrar yoğurun. En son üzüm, çikolata, meyve parçacıkları vs canınız ne istiyorsa ekleyin (tümünü birden eklemeyin bence:) Birini seçin)

Bir tepsiye isterseniz susam dökün, veya dövülmüş fındık da olur. Hamurdan yumruk büyüklüğünde iri bir parça koparıp tepside yuvarlayın, ayçöreği şekli verip tepsiye yanyana dizin. Mümkün olduğu kadar kurabiyeleri yanyana koyun, piştiğinde birbirine yapışması gerekiyor.

175 derece fırında 30-40 dakika arasında pişirin, çok kurutmayın. Altları pembeleştiğinde alıp soğutun. Sıcak haldeyken çok yumuşak oluyor, soğudukça sertleşiyor ama çok sert olmuyor. Dolphin'in yorumu "Acıbadem kurabiyesi gibi olmuş" şeklindeydi.



Resmi Aslı'dan aldım. Ben susamsız ve damla çikolatalı yaptım, harika oldu. Bir de limon kabuğu rendeleyip fındıklı yapacağım. Limonlu tatları çok seviyorum, eminim bu şekilde de nefis olur.

Gigi bana yardım etti, onun elleri değince daha bir tatlı oluyor kurabiye ve kekler:)