Pazartesi, Haziran 29, 2009

Hafta Sonu...


Bu suçluluk duygusu hiç geçiyor mu? Çocukları evde bırakıp bir yerlere gitmek, eğlenmek ama onlar evde diye vicdan azabı çekmek normal mi yani?

Cuma akşamı Dolphin'in işyeri komşuları ile şahane bir mangal partisi yaptık. Bağdat Caddesinin yanında, evlerinin kocaman arka bahçesinde, sanki ormana gitmişiz gibi oldu. Tavuk kanatları, köfte, sucuk ve şarap eşliğinde geceyarısına kadar süren yeme içme ve sohbet dolu akşam haftanın tüm yorgunluğunu aldı benden.

Tabii bu arada evde Gigi Arife'ye kök söktürmüş. "Sen evde kalırım dediğin için annem geç geliyor" diyerek kadına bir sürü eziyet etmiş.

Cumartesi Dolphin işe gittiği için ben çocuklarla evdeydim. Akşamüstü havuzdan Cagassi aradı, biz ufaklığa bakarız gel dedi. Ben ikisini idare edemem diye gitmemiştim. Gigi öyle sevindi ki, hemen hazırlandık, havuza gittik. Nisanın altısı ve Sesi de vardı, Sergio bıcır bıcır konuşarak bizi karşıladı, havuzda kendi kendine yüzüyor, çok tatlı delikanlımız canım. Tifeffi de acayip zayıflamış, aha da buraya yazıyorum. Kız, ne güzel olmuşsun öyle, vallahi kıskandım seni.

Sesi ve Ozzy oğlana patates yedirirken ben Gigi ile havuza girdim, biraz yüzdük. Oğlan ayaklarını suya soktu ama beline kadar girince üşüyor galiba, hemen çıkmak istiyordu. Bir saat kadar kalıp eve döndük. Ozzyler de geldi. Pizza söyledik Domino's tan. Karışık pizzası çok güzel, Sesi için de Pizza fit istedik. O sırada Dolphin de geldi. Gigi uyuduğu için Cigi ile oynadılar. Neler neler yaptı:) Sobee diyoruz, koşup ablasının saklambaç oynarken sobelediği duvara vuruyor, sandalyeleri çekiyor, "begek" en çok kullandığı kelime, ne demek bilmiyorum? Bir de emzik (meme) nerde oğlum deyince "memmee?" deyişi var ki!

Ben bir gece önceden de çok yorgun olduğumdan bir ara oğlanı uyutayım diye odaya gidip sızmışım. Sabah uyandığımda ne oğlanı yatıran Dolphin'i, ne de çocukların gidişini hatırlıyordum. Ayıp olmadığını umuyorum çünkü dün havuzda karşılaşınca benimle çok normal konuştular:)

Dün abimle yengem (ay böyle de söyleyince komik oldu) Nazo gelin geldiler. Biraz havuza girdik, yağmur başlayınca çıktık. Balkonda yağmuru seyrettik, çok güzel bir yaz yağmuruydu. Yemek yedik, çay içtik. Bol bol muhabbet ettik.

Akşam da BKM Mutfak Oyuncularını seyrettik (ÇGH Bunlar dıbı dıb dıb dıb). Birand esprileri süperdi, bazılarını çok beğendim. Bir kaçını beğenmedik. Özellikle replikleri unutup oyun dışı şakalaşmalar hoşumuza gitmedi. Zaten komik de olmuyor bu şekilde.

İşte böyle, 2 gün evde kalıp bu kadar çok anlatan yoktur herhalde benim gibi:)

I'm bad.



En çok bu şarkısını sevdim nedense. Öldüğünü duyduğum günden beri içimden seslendiriyorum. Dünya'dan bir yıldız daha gitti. Bir devir de böylece kapandı.

Duygularımı en iyi anlatan yazı, Nil Karaibrahimgil'den gelsin o zaman (Bugün Kelebek'te yazmış):

"Kötüyüm biliyorsun, kötüyüm ben

Dünyadan çok büyük birşey kalkıp gitti gibi hissediyorum. Tuhaf bir şekilde yalnızlaştım.

Sanki çocukluğumun bir bölümü montajda atıldı. Dünyada ay yürüyüşü yapan o adam, gitti. Bir renk, boya kutusundan atıldı. İçimde bir oda, apar topar boşaltıldı.

Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama küçüktüm işte. Bütün küçük şeyler gibi, kocaman koskocaman şeylere bakıyordum o sıra. İki kişi vardı kafamda pırlantadan çerçevelere oturtulmuş. Gerçeklerden büyüklerdi. Muhteşemlerdi. Dünya böyle bir yerse gerçekten kıyak bir yolculuk olacaktı bu. Geceleri lambamı söndürmeden, karşımda Madonna posteri, elimde Michael Jackson’un ‘Bad’ kasedi uyurdum. Hastasıydım ben bu ikisinin. Kral ve kraliçe.

Kardeşimle, iyi ki var yoksa grup kurulamazdı, teybe Michael’ı koyar, kapıyı kapar, masa lambasını yatağın üstüne doğru spot yapar, iki tenis raketini gitar gibi tutar, sesi açar, zıplar da zıplardık. Yıllar sonra, Michael’ın öldüğü gece ben, gerçek bir sahneye çıkarken, onun tişörtünü giymiş, gözlerim dolu bunu hatırlıyorum. Az sonra, dünyada binlerce şarkıcının yaptığı gibi, pullu ceketimi omuzlarımdan hafifçe düşürüp, kafamı geriye atacağım. Bu numaraları biz Michael’dan kaptık. Müziği, görselleştirdi. Şarkılarına kısa filmler çekti. Ardından da biz. Çok azımız onun kadar güzel şarkılar yazdık, çok azımız onun kadar güzel dansettik, hiçbirimiz onun kadar büyümedi. Dünyanın en ücra köşesinde bile, adı bilinir. Şarkıcı ve Amerika desen hemen onu derler. Öyle büyük. 750 milyon satmak ne demek? Bence, bu gezegene yaydığı frekansla hükmetmek demek. Nokta.

Zamanla çocukluk kahramanlarını hatırlamamamız, içimizdeki tahtlara oturmuş daha başka insanlar falan, hiçbir şeyi silmezmiş meğer. Michael öldü dediler, benim elimin içindeki küçük elim şaşkınlıkla açıldı, içinden ‘Bad’ kasedi düştü.

Ben sesini duydum. Destanımda adı geçen parlak yıldız, nam-ı diğer Michael Jackson artık dünyamızdan görülemeyecek. Anons buydu benim için. Ben bunu duydum.

Onu seviyorum, gözümü kapatınca rüzgarını görüyorum, dinliyorum. Kraliçe de bizi böyle zamansız terk etmesin diliyorum.

Poster dursun bari.

Cuma, Haziran 26, 2009

Gigi'den inciler...

-Kızım sana 10 puanlık bir soru soracağım.
-Anne, 10 puanın karşılığı ödül ne olacak peki? (Bunu soran kişi 4.5 yaşında)
-Ödül mü? eee, kitap okurum sana.
-Tamam sor anne.
-Yerdeki mavi örtü nerde?
-Bilmiyorum anne.
-Üzgünüm, puan alamadın. Yanlış cevap.
-Ama anne, sen bana cevap verirsem puan alacağımı söyledin, ben de cevap verdim, bilmiyorum dedim. Ödülü hakettim.
-??? vallahi doğru, haklısın kızım, getir kitapları, okuyacağım.

Bazen ciddi olarak verecek cevap bulamıyorum, beni alt ediyor ya.

Salı, Haziran 23, 2009

Ah o gemide ben de olsaydım...



Aslında şarkısı gemide olmaktan daha mı iyi ne? Günlerce açık denizde olmak, küçük kamaralarda kalmak pek bana göre değil galiba. Ben vazgeçtim (tarihin en hızlı vazgeçişi oldu bu.)

Ne sıcak var değil mi? Dün akşam çocuklar bayılıyordu neredeyse. Bizim ev genellikle serin olur, hele yatak odasındaki balkon kapısı açıksa gece üşüyüp üzerinize yün yorgan (abartının da böylesi) alırsınız ama dün gece esinti bile yoktu be. Oğlanı atlet şort yatırdım. Arife pazardan beyaz atlet almış ona, tam erkek oldu yani. Altına da çizgili pijamaları çekerse babasıyla piknikte tavla oynayabilir yani.

Gigi saçları kesildiği için (eveeeet, nihayet totosuna değen saçlarını kestirdik, omuzlarında şimdi) rahatladı aslında, Arife banyo yaptırırken eziyet çekiyormuşum meğer deyip duruyor. Kesilen saçlarını örgü halinde saklıyoruz babasının özel isteği ve arzusuyla. Ben aslında sevmiyorum saç, kıl, tüy saklamayı ama ne yapalım, evin reisi istedi bi kere:)

Cumartesi Ö.ablalar sürpriz yapıp geldiler. Bizim oralarda ev bakmışlar, ah keşke gelebilseler yakına, ama şimdilik mümkün görünmüyor. 2 sene daha gelemezler en azından. Gigi Berfuş'un gelişine çok sevindi, beni gözü görmedi tabii. Gece de kaldılar. Pazar sabahı harika bir kahvaltı yaptık ve babalar kızları ile havuza gitti. Ben Cigi'yi uyuttum, Ö.abla sen git, ben beklerim oğlanı dedi ama canım istemedi. Serin serin evde oturup sohbet etmeyi tercih ettim. Onlar gittikten sonra da Dolphin'le Gigi uyudu, ben oğlumla oynadım, şişme havuzunda balkonda ılık su ile oynattım biraz, o da uyuyunca koltukta kestirdim bir saat kadar.

Gecenin bir sürprizi de Hanımağa ve Milkland oldu. Uzun zamandır görüşmüyorduk, balkonda oturduk epeyce. Milkland'ın lens muhabbeti Hanımağa ve beni gülme krizine soktu:) Sakin, dostlarla geçen bir hafta sonu oldu. Yorulmadım, sıkılmadım, dinlendim. E daha ne isteyeyim değil mi?

Cuma, Haziran 19, 2009

Seviyorum işte...



Babam bir gün kırmızı bir tane aldı. 64 ya da 65 modeldi sanırım. Camı düz olanlardan. Silecekleri öyle hızlı çalışırdı ki yağmur damlası daha cama düşmeden yakalayıp savuştururdu neredeyse. Sürekli yolda kalırdık. Ama araba yüzünden değil, babam benzin almayı unuttuğu için. Annem çok kızardı, inip arabayı iterken hep söylenirdi nedense. Tır tır tır ses çıkardı giderken. O zaman oturduğumuz ev Üsküdar'da 2 katlıydı, biz alt katta otururduk, yanda bir ağaç ve arkada bir bahçe vardı. (90'lı yıllardan bahsediyorum). Babam ağacın yanına arabayı çekerdi. Bir kez geri vitese taktığını sanmış ama takamamış, arkaya doğru bakarken gaza basınca neredeyse duvara toslayacaktık.

Sonra onu sattı, bu kez 73 modelini aldı, yine kırmızı. Biz o arabaya tam 8 kişi binerdik. Arka koltuğun arkasındaki kapağı kaldırınca bir çocuğun yan olarak oturabileceği bir boşluk vardır, bilenler bilir. İşte oraya Cagassi girerdi (şimdi 1.80'lik kocaman adam). Arkada annem, ben, yengem, Paa ve önde de babamla amcam ve abim. Bayramlarda ziyarete böylece giderdik 8 kişi. Araba durunca bakanlar şaşırırdı, in in bitmiyor diye:)

Dün bir haber okudum da gazetede, bir reklam için 70 kişi binmiş vosvosa.



Resmi görünce gülümsüyor insan ama ben şaşırmadım doğrusu, olabilir pekala dedim.

Şimdi Dolphin ile konuşuyoruz da, en büyük hayalim kırmızı bir vosvos sahibi olmakmış meğer, birden ortaya çıktı. Olsa bir tane, ona gözüm gibi bakarım, süslerim, püslerim, gıcır gıcır yaparım, camı açıp keyifli keyifli gezerim sokaklarda. Bence ruhu olan ve şekliyle, tasarımıyla tüm diğer arabalardan farklı olan vosvoslar en özel arabalar.

Dolphin alacakmış bana, öyle diyor. Secretleyelim bakalım...

Bezelye Kızartması



Genel istek üzerine yazmaya karar verdim. Bizim oralarda bilimum ot yemekleri yapılır. Ben çoğunu yemem gerçi (etçiyim ben) ama bazılarını çok severim. Mesela dible (pirinçli fasülye deriz biz) veya bezelye kızartması olursa tencereden yerim yani, o derece:)

Bezelye kızartması için taneleri büyümeden toplanmış bezelye (taze fasülye gibi yani) gerekir. Yaprak bezelye de denir, bilmiyorum pazarlarda hala var mıdır? Onun bir dönemi oluyor, o dönemden sonra taneler büyüdüğü için artık kabuğu ile yenmiyor, sadece içi çıkarılıp taneleri yeniyor. İşte benim anlatacağım kızartma taneler büyümeden toplanmış kabuklu bezelyeden yapılıyor.

Zaten çok körpe ve çıtır çıtır olduğundan kılçığı filan olmuyor, aynı taze fasülye gibi saplarını temizleyip yıkadıktan sonra çok az haşlanıyor, suyunu süzüp hafifçe elinizde sıktıktan sonra bezelye miktarına göre yumurta kırılıyor içine. İyice karıştırılıp az tereyağı ile kızdırılmış tavada börek gibi önlü arkalı kızartılıyor.

Çayın yanında o kadar güzel oluyor ki, özellikle ikindi çaylarıyla yeriz biz, konu komşu da gelirse kalabalıkta tadından yenmez olur. Ay o kadar güzel anlattım ki canım çekti bak. Acaba annem gitmeden derin dondurucuya koymuş mudur biraz? Bir ara gidip bakayım evine, bulursam yaparım yine.

* Resim buradan alınmıştır ;

Perşembe, Haziran 18, 2009

Ben köyümü özledim...



Annemler dün gittiler. Fatsa'daki evimizdeler şu anda. Balkonda oturup yukarıdaki resimde görülen manzaraya karşı çay içiyorlardır. Annem yanında mutlaka taze bezelye kızartmıştır, veya barbeküde tavuk kanat yapmışlardır. Ya da abimle babam sabah balığa çıktıkları için muhtemelen getirdikleri balıkları mangalda pişirip yiyorlardır. Pide yaptırmaya vakit olmamıştır daha. Onu da yarın veya Pazar sabahı yaptırırlar, annem kıymayı kavurur, köy yumurtası ve süt çökeleğini de koyar sepete, babam gidip pide fırınında tanesi 2 TL'den yaptırır, annem çayı demlemiş olur, taze salatalık ve domatesle halamın yaptığı minik çilek reçeli eşliğinde yerler.

Bir kaç gün sonra belki babam köye gider. Şu aşağıda görülen manzara var ya, orası işte.



Babam evin çatısını ve balkonunu yaptırmıştı ya geçen defa, onları kontrol eder. Evin önüne ve arkasına diktiği gülleri, sebzeleri sular, fındık bahçesine gidip bakar ne durumda diye. Köydekilerle selamlaşır, neler olup bittiğini öğrenir yokluğunda. Babaannemi köye getirmek için yapılacak hazırlıklarla ilgilenir belki.

Arka odanın tahta çerçeveli pencere camından görünen şu manzaraya bakar belki, anneannemin evi görünüyor mu diye.



Bilmem ki ne kadar özlediğim belli oluyor mu?

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Kuru üzümse affetmem...



Havuza girme hayalleri ile dolup taşarken 2 gün de bulutlu ve rüzgarlı olduğu için gezme tozma aktivitesi yaptık. Cumartesi annemlerde azdık, çocuklar oynadı, ben Gigi ile gezdim, yedik içtik. Annem Çarşamba günü gidiyor ve 3 ay olmayacak, onu çok özlüyorum. Her gün görüşsem bıkmam, en iyi arkadaşım o benim. Keşke... neyse, keşke ile başlayan cümleleri sevmiyorum ben.



Pazar sabahı Gigi kuzeni Ozzy'den aldığı uçurtmayı babası ile denemek üzere aşağı indi. Bir süre seyrettim ikisini, baba kız öyle güzel oynuyorlardı ki, sonra kavga ederek geldiler:) İkisi de birbirini suçluyordu, sen bozdun, yok uçurtma iyi değildi, ben daha iyisini yaparım vs. Hangisi büyük, hangisi çocuk bilemedim. (mantıklı cümleler hep Gigi'den çıkıyordu da).

G.annemlere gittik öğleden sonra. Fatih'teki meşhur Karadeniz Pidecisine götürdü kayınvaldecim canım benim. Tereyağları sürüp yumurtalara bana bana yedik ellerimizle. Vallaha süperdi, ay yine canım çekti bak. Remazan'da gidip iftarı açacağız orada, top patlıyormuş inan ki.

Çıkışta Ö. ablalara gidip çay, kahve, derken ben Cigi'yi uyutma bahanesi ile odada 2 saat uyudum oğlumla. Ay ben dün çok eğlendim kıız, semirdim de semirdim. Akşam Acun'u izledim, beyaz yine harikaydı. Şampuan hikayesine bayıldım. Ne kadar mütevazi biri, sanki sokakta görsem naber ya, deyip hadi yemeğe gidelim hep beraber diyecekmiş gibi hissediyorum onu dinlerken. Bence ileride politikaya atılacak ve Eskişehir'den aday olacak. Öyle hissettim.

Ay ortası geldi, 6.5 gün yıllık iznim var, nasıl harcayıp bitirsem diye planlar yapıyorum:)

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Masal...



Gigi daha küçükken her akşam masal anlattırıyordu bize. Babası gittiğimiz tatili de içine alan bir "deniz masalı" anlatıyordu, ben bile dinlemek için yatıyordum yanlarına, öyle güzeldi. Ayrıca interaktif masallardı bunlar, Gigi'nin o anki ruh haline göre sürekli değişiyordu, bazen daha komik veya bazen daha korkunç oluyordu.

Ben klasik masallar anlatıcısıydım. En çok Sindrella'yı seviyordu (hala değişmedi tercihi). Bizim masallarda eskiden cadı olmuyordu mesela,ya da "sevimli cadı" oluyordu, öyle de zordu ki cadıyı sevimli göstermek. İnsan şöyle abarta abarta "cadı da böööle bakmış, ha ha haaa demiş" filan diye anlatmak istiyor ama küçük hanım korktuğu için "ehi ehi, sevimli cadı demiş ki seni gidi seni" diye anlatmak zorunda kalıyordum.

Sindrella'da anne ölmüyordu, baba yoktu, sadece "sevimli" üvey anne ve "sevimli üvey ablalar" vardı. Biraz kötü davranıyorlardı ama çok seviyorlardı Sindrella'yı. Peri anne de hemen gelip tüm sihirleri yapıyordu, babidi bubidi bom diyerek. Balkabağı isteyince önce karpuz getiriyordu Sindrella, "ay karıştırmışım peri anne" diyordu, Gigi kıkır kıkır gülüyordu. 4 fare yerine de çorap, kaşık, artık o anda Allah ne verdiyse. Kıyafetini de önce değiştirmeyi unutuyordu Peri anne, sonra dalgıç yapmaya başladı (deniz masalı etkisi). Sonunda kızı baloya gönderdiğinde yorgunluktan ölüyordu zavallı Peri anne herhalde, ben de tabii.

Bazen öyle uykum olurdu ki, masalın arasında işle ilgili cümleler sayıklıyordum, "sonra Prens gelirken o malzemenin dosyasını unutmuş" filan diyormuşum herhalde, Gigi beni dürterek "anne, yanlış söyledin" diyordu.

Artık çoğunlukla masal anlatmıyoruz, Disney TV seyrederken uyuyakalıyor, bazen uyumadan yattığımızda yine anlattırıyor bana masalını, sonra arkasını dönüp anne bana sarıl diyor ve uykuya dalıyor benim minik prensesim.

Bakalım oğlan ne masalları isteyecek bizden?

Salı, Haziran 09, 2009

İlkyardım...




"Ç. BEGÜM SOYDEMİR (Arşivi) "

ADIYAMAN - Sahnede ilkyardım eğitmeni, çocuklara soruyor: “Bir yeriniz yanarsa anneniz ne yapar?” Cevapların bir kısmı tanıdık: Yoğurt ya da diş macunu sürmek. Ama diğerleri hayli şaşırtıcı: “Salça sürer”, “Hemen tavuk kesip kanını sürer”, “Hamur yoğurup sarar”, “Sarmısak sürer”... Bu ‘sarsıcı’ cevaplara eğitmen alışık, sakin bir ses tonuyla “Bunların hiçbiri yapılmaz. Soğuk suya tutulur ve bir sağlık kurumuna gidilir” diyor.

Bu sağlık ve eğitim projesinin amacı anlatılırken çocuklara başta söylenen cümle kayda değer: “Bu eğitim sizi profesyonel ilkyardımcı yapmaz ama en azından neleri yapmamanız gerektiğini öğreneceksiniz. Sizden istediğimiz burada giriş yaptığınız bu bilgileri evinizde ailenizle de paylaşmanız.”

Bu önemli çünkü çoğu zaman çocuklar bölgede hayli yaygın olan kulaktan dolma bilgilerin kurbanı oluyor.

Eğitim başarıya ulaşıyor. Bunu, başta kanayan yaraya tütün ya da kolonya basmaktan bahseden çocukların salondan çıkarken kendi aralarında “Düşersen temiz bezle sarıp 112’yi arıyorsun ya işte!” diye konuşmalarından anlıyoruz.
"

Az önce gazetede MEB, TOÇEV ve ilaç firması AstraZeneca’nın hayata geçirdiği, üçüncü yılını doldurmak üzere olan ‘İlk Yardıma İlk Adım’ projesi ile ilgili bu yazıyı okuduğumda çok sevindim. Tüm şiddet, cinayet, vahşet haberlerinin arasında çiçek gibi parlıyordu. İlkyardım çok önemli, biz de işyerinde almıştık eğitimini ancak belli zamanlarda tekrarlanması gerekiyor bence. Keşke İlköğretim, Lise ve üniversitede zorunlu ders olarak müfredata girse.

Pazartesi, Haziran 08, 2009

Bitter çukulata gibisi yok...

Başlık için ne yazsam diye düşünürken elimdeki bitter'e baktım, sonra yedim:)

Hafta sonu güzeldi hacı. Hacı dedim de aklıma geldi, A.rif B.eki ne biçim yazmış öyle A.Hakan için, okudunuz mu? Vallahi gözlerime inanamadım, feci bindirmiş lafları. Bakalım yanıt ne olacak? Bayılıyorum medya polemiklerine, kim neler söylüyor bulup okuması çok keyifli.

Cumartesi günü bizi Arife evine davet etti. Sanki sürekli görüşmüyormuşuz gibi ısrarla gelin dedi. Annem,babam, A.abla ve çocuklarla gittik. Önce Gigi ve Cigi kardeşlere stüdyoda resim çektirdik.



Gigi bu cici elbiseyle çok şahane pozlar verdi. Haftaya alacağım bakalım. Kardeşiyle koltukta otururken de çok güzel poz verdiler birlikte. Bir gün de Dolphin'i alıp dördümüz çektirmek istiyorum. Bizim ailede meşhurdur, eskiden ailecek gidip çektirmiştik bir tane, abimi zorla götürmüştük. Çocuklar gibi elele tutuşup mu gideceğiz filan demişti. Ama hala evimizdeki en güzel aile resmimiz odur.



Arife bize üçer kilo aldırmaya kararlı olarak sofrayı hazırladı. Yedik de yedik. Bittikçe yenisi geldi, dur yahu dedik ama mümkün değil. Onların adeti böyle, geleni yedirip çatlatarak öldürmek. Çok mutlu oldu,çocukların etrafında dört döndü. Ben ilgilenmeye çalıştıkça beni oturtup ilgilendi ikisiyle de. Gittikçe mahçup oluyorum bu kadına. Ne yapsam emeğini ödeyemem.

Gigi'ye Pazar günü havuza gideceğiz diye söz vermiştik. Sabah 7'de uyanıp (ben zaten oğlanla altıda kalkmıştım, ühü) "anneeee, bugün havuz günü mü?" diye sordu, evet deyince hadi gidelim dedi. Saat sekiz olduğunda babasını uyandırmak istedi, bırak uyusun dedim, "ama anne havuz?" dedi. Zor bela on buçuğa kadar dayandık, Dolphin uyanıp kahvaltısını yaparken biz hazırladık. Arife'ye de (evet, kendisi teklif etti, ben gelip Cigi'ye bakarım, siz rahat rahat yüzün dedi.) Cigi'yi uyanınca getir dedik.



VE GİGİ HAVUZA GİRDİ. Bir daha çıkaramadık kendisini. Arada 10 dakika çıkıp "hadi anne, girelim" diyor ve cup, dalıyordu. Sadece çiş yapmak için ve zorla dondurma yemek için çıktı, biraz da patates filan yedi. Bol bol kremledim, sürekli kontrol ettim, Dolphin gelince o da arada çıkardı sudan.



Tifeffi, Sergio ve L. teyze geldiler. O arada Gigi şezlongta oturup sızlanıyordu havuz diye. Ben de beraber girersiniz Sergio ile dedim. Tifeffi hazırlanırken bizimki bekledi bekledi ve gelip bana dedi ki, "anne, bak onlar hazırlanıyor, biz mal gibi oturuyoruz burada!" Dolphin'le hem hevesine gülüyoruz, hem korkuyoruz hasta olacak diye. neyse yine girdi küçük hanım, ya da küçük balık mı demeliyim?

Sergio başka bir alem, havuzda kendi başına yüzmeye çalışıyor, annesi tutunca "biyak beni, ben kendi başıma yüjüyoyum" filan diyordu.

Arife Cigi'yi getirdi, 5 dakika soktuk onu da, su biraz soğuk geldi, güneşte fazla kalmasın diye hemen eve gönderdik. Güyeller de geldi. Kayriş de biraz girdi babasıyla. Biz de üçten sonra eve geldik. Aslında en güzel zamanda eve döndük ama Gigi çok yorulmuştu, Arife de evine gidecekti. Haftaya öğleden sonra gitmeyi planlıyorum. O zaman akşam geç saate kadar kalabiliriz.

Dolphin çok nefis köfteler yaptı, wok tavada sebzeli sote yapıp (kırmızı ve yeşil biber, domates, mantar) köfte ve makarna ile yedik. Muhteşem bir de salata vardı. Öyle acıkmışız ki, silip süpürdük ne varsa. Gigi eve gelip banyosunu yapınca hemen uyudu. Cigi ve Kayriş oynadılar uzun süre. Tabii birbirleri ile değil, hemen ellerindeki oyuncakları çekiştirmeye başlıyorlar çünkü.

Evet evet, ben de güneşten nasibimi aldım. Ensem, sırtım yandı biraz, kaşınıp duruyor bugün. Ama havuz harikaydı, Gigi haklı:) Babası hafta arası eve erken gelirse yine götürmeye söz verdi, yoksa Cumartesi gününe dek bekleyecek bizi. Arife yine gelirim dedi, yuppii, kitabımı alıp çayımı kahvemi içerek keyif yapacağım bu kez.

Cuma, Haziran 05, 2009

Takawear nedir?

 
Posted by Picasa


İşte bu güzellerin markasıdır. Koleksiyonda bir tane bile ay bunu da giymem diyeceğiniz bir şey yok. O kadar güzeller ki, renkleri, modelleri ve desenleri süper. Üstelik İzmir'li bir kadına ait bu marka. Tania Eskinazi İzmir'de büyümüş, sonra NY'da moda eğitimi almış ve geleneksel Türk kumaşı ve desenlerini (tülbentler, otantik kumaşlar) modern tasarımlarla Amerika'da satmaya başlamış.

* Tıklayınca ; da göreceğiniz gibi bir sürü Hollywood starı bu markayı giyiyormuş. Türkiye'de Beymen'de satılıyor, ben fiyatları öğrenemedim ama bir kaç parçasına sahip olmayı şimdiden kafama koydum. Doğumgünüm yaklaşıyor, Dolphiiiin.....

Salı, Haziran 02, 2009

Çok yakında...

 
Posted by Picasa

Kriz'cim hoşgeldin, ben de seni bekliyordum...

Evet, biz de nasibimizi aldık krizden. Bu ay sonu itibariyle servis yok. Daha doğrusu, benim bindiğim servis kalkıyor, sebebi çok saçma ve mantık dışı olduğundan yazmaya gerek yok. 1 Temmuz'dan itibaren en yakın servise kadar 2 minibüse binmem lazım. Sabahları Dolphin bırakacak, akşam geleceğim bakalım. Evden biraz daha geç çıkıyordum, hemen sitenin köşesinden biniyordum ne güzel, uçtu gitti.

Şirkete maddi bir kazancı da yok üstelik. Buradan kazandığını diğer servisi büyüterek ödeyecek yine. Manasız bir şekilde ben ve birlikte geldiğimiz 4 arkadaşımı mağdur ediyorlar. Neyse, yapacak bir şey yok.

Dolphin'le projemizin gerçekleşmesi lazım, o zaman rahatlayacağız işte.

Pazartesi, Haziran 01, 2009

Martılara simit atıp biraz dertleşsek...



Cumartesi'yi boşver, dün çok güzeldi. G.annemler bizdeydi hafta sonu, dün sabah kahvaltıdan sonra ne yapsak diye düşünürken Güyel aradı, ne yapalım dedi. Ben de hava güzel olsaydı adaya giderdik dedim. G.annem "bak o olurdu işte" deyince karar verdik. Bulutlara ve rüzgara rağmen adaya gitmek için evden çıktık. 11.45'te karar verip 13.00 vapuruna yetiştik. 2 çocuğu hazırlayıp 15 dakikada evden çıkarak yeni rekorumu kırdım.

Acayip bir kalabalık vardı, herkes çoluk çocuk doluşmuştu vapura bizim gibi. Hemen Büyükada'ya vardık zaten. Kalabalığın içinde meydana kadar yürüyüp Princess otelinin içindeki Antebi'de yemek yedik. Havuz başında güzel bir masada rüzgar ve kocaman martılar eşliğinde baharatlı mercimek çorbası, iskender ve döner yedik.

Kayriş yemek sırasında uyuduğu için arabasıyla faytona almadılar, bizde uyandırmak istemediğimiz için fayton turunu bir başka ada seferine bıraktık. Sırada beklerken çeşitli dilekler için minik boncuklar satan bir kadından bir şeyler aldık. Dileğimiz gerçekleşirse gidip kilisede mum yakacakmışız. Ben "iş" diledim. Şimdiki işim değil de, yeni projemle ilgili (yakınca açıklayacağım) iyi şeyle diledim. Bir de "para" dileği vardı, ben onu istemedim bak. Çalışıp kazanmayı tercih ederim. Böyle de memur çocuğu olmak kanıma işlemiştir benim. Milletvekili filan olsam yolsuzluk yapamazdım demek ki.

Biraz dolaşıp çay bahçesinde oturduk. Gigi parkta oynadı, o salıncakta sallanırken Cigi'yi de götürdüm yanına, ablası gülerken oğlan da kahkahalar atmaya başladı. Sonra onu da sallayalım dedik Dolphin'le. Zincirlerden sıkı sıkı tuttu, biraz salladık birden salıncaktan kayıp ayakta yerde buldu kendini:) Amma korktum ama yavrum hala kikirdiyordu.

Dönüşte Cigi uyudu, Kayriş aşağı yukarı geziyordu vapurda. Çok "bitirim" bir çocuk, bir süredir nasıl anlatırım diyordum, Bitirim tam uydu kayriş'e. 2 elinde simit varken bendeki çubuk krakeri görüp geldi, ağzını şapırdatmaya başladı, ben de bir çubuğu tıktım ağzına. O halde yemeye çalışıyordu tombik.



Gigi babasıyla martılara simit atmaya çıktı arka tarafa. D.babam da Kayriş'i götürdü, ben dedim ki Kayriş hiç simidini paylaşır mı, bırak paylaşmayı, kazara bir martı kapacak olsa elinden, martıyı tutup boğazından alır valla simidi.



Kızımın bu şahane pozunu da çektikten sonra vapur yanaştı ve eve döndük. Rüzgar epeyce sersemletmiş galiba beni de, oğlan uyuduğunda hemen yattım ben. Gigi babasıyla çizgi film izliyordu. Bir ara gece beni uyandırdı, şöyle bir konuşma geçti aramızda:

-Anne, sütümü yapar mısın?
-Hmm? Kızım baban yapmadı mı?
-Yapmadı anne, yok sana süt falan dedi.
-Neden kızım?
-Ben yaramazım ya.
-?

İçim parçalandı, kalkıp ısıttım sütünü, içti ve hemen uyudu. Sabah Dolphin'e söyledim, doğruymuş. Yatana kadar çıldırtmış babasını. Saatlerce çizgi film izlemiş, en sonunda Dolphin de hadi yatıyoruz demiş, tam o anda süt isteyince de yok sana süt falan demiş tabii. Aslında hayatta böyle şey yapmaz, ne zaman istese hazırlardı ama demek ki o da sabrının sonuna gelmiş akşam:) Sabah biraz vicdanını sızlattım tabii:))