Cuma, Mayıs 29, 2009

Evim güzel evim...



Bunları görünce bizimkiler de ev mi demek geliyor içimden.




Rusya'nın en Kuzey-Batısında, Karelya bölgesinde yer alan Kizhi köyü evlerinden birer şaheser görüyorsunuz. Tüm evler sahipleri tarafından yapılmış, ahşap oymacılığının en güzel örnekleri bence.




Ölmeden gidilecek 1500 yer listesine ekledim.

Perşembe, Mayıs 28, 2009

Güzeller içinden bir beni seçtim...



Salı günü izin aldım. babam küçük bir operasyon geçirecekti, annemin yanında olayım dedim. Sabahtan hastaneye gittim, bekle bekle babamı almadılar. İki ağır ameliyat varmış, sonra alacağız dediler. Adamcağız zaten stresliydi, korkudan ölecekti neredeyse:) Biz de annemle beklerken bol bol dedikodu yaptık, anneyle yapılan dedikodunun da tadı başka canım. Arada inip aşağıdaki kafeteryada çay içtik, sonunda babamı saat 15.00'da aldılar, ne kadar ufak da olsa ameliyat ameliyattır diyerek heyecanlandık. Akrabamız olan hemşire çıkınca bizi rahatlattı, çok iyi geçti, birazdan çıkacak dedi. meğer belinden uyuşturup yapmışlar, babam geldiğinde gayet iyi görünüyordu. Ben de onları bırakıp çıktım, Dolphin'le buluşup eve döndüm.



İşler iyiye gidiyor gibi sanki. O kadar uzun zamandır kötüydü ki her şey, sevinemiyorum. Kendimi frenliyorum, bir kaç ay sonra belli olacak durumlar, bakalım?

Cigi ilk anlaşılır kelimesini söyledi sonunda, Aipe (Arife) diyor sürekli. Tabii Arife havalarda, yiyecek çocuğu. Dolphin hala baba dediğinde ısrarlı, bence Aipe'den sonra söylediği tek kelime "aggi". Bunu zaman zaman uzatarak, bazen de soru haliyle söylüyor. Her anlama geliyor, attım, aloo, abla, vs. Saçları uzadı, önden keseyim diyorum, beslemelere döner diye korkuyorum. Berbere götürsek durmaz ki.



Hayır olmaz dediğimizde hemen kaşlarını çatıyor, sonra yine bildiğini okuyor. Çok fazla hayır dememeye çalışıyorum ama sehpanın üzerine çıkıp aynaya bakarak çığlık atınca korkuyorum haliyle. Bir de koltuğa tırmanıyor, kenardan düşecek diye çok korkuyorum. Bidi bidi geziyor evde, ablasının sırtına çıkıyor, o yerde yatarken gelip kendini üzerine atıyor, debeleniyor. Gigi de hiç sesini çıkarmıyor. Çocuklar ömrümü uzatıyor, seviyorum ikisini de, canlarım benim.

Bu akşam Güyellere gidiyoruz. Kayriş'i ne zamandır görmedim, bi resmini çekeyim şunun da buraya koyayım bari. G. annemler de orada olacak, güzel yemekler yeriz.

Mayo almam lazım acilen, hafta sonu havuz açılıyormuş. Acaba göbeemi kamufle edip beni 38 beden gösterecek bir mayo bulabilir miyim ki?

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

Kırmızı spor ayakkabılı prenses...



Cuma günü okulu kırdım. gibi oldu yani benim için. Bu arada ben hayatımda hiç okulu kırmadım, ne bileyim, gerek olmadı böyle bir şeye nedense:)

Akşam Dolphin'le ve onun iş arkadaşlarıyla buluşacaktım, burada bilgisayar için gelen bir arkadaşın arabasına bindim, ben ve 3 kişi daha aynı yere gidiyorduk, hep beraber E-5 ten lay lay lom giderken birden soldan acı bir fren sesi geldi, meğer önümüzdeki arabadan geliyormuş. Bizim şöför frene bastı ama öndeki araca 1-2 mm kalana kadar gittik. Ben içimden tamam dedim, çarpıyoruz, bari az hasarla atlatalım. Hemen de arkadaki arabanın bize çarpacağı aklıma geldi. Neyse ki çarpmadan durabildik, öndeki 3 araç birbirine girmiş. Ucuz atlattık deyip yola devam ettik ama bir kez daha anladım ki hayat pamuk ipliği arkadaşlar. Nerede başladığı belli de, nerede ve ne zaman biteceği hiç belli değil.

Buluştuk Dolphin'le, sonra diğerleri ile tanıştım. Hepsi de çok canayakın ve neşeli kişilerdi, geceyarısına dek oturup yedik içtik, güldük, konuştuk. Bünyeye gerekli birşeymiş arada çocuklardan uzaklaşıp sosyalleşmek, bunu da anladım (Cuma akşamı anlayış günümmüş demek ki). Bundan sonra şöyle yapacağım, böyle organizasyonlar olacak demek istemiyorum, olmuyor çünkü. Sadece bir fırsat varsa hayır demeyeceğim, vicdan azabı çekmeyeceğim çocuklar beni özler diye. Ben de özlüyorum ama kendime de ihtiyacım varmış meğer.

Cumartesi sabahı akşam içilen şarabın ve gece uyutmayan Cigi'nin etkisi migren ağrısı olarak kendini gösterdi. Sağolasın majezik! diyerek yuttum mavi hapı. Annemle babam geldi öğleden sonra, bu kez kızımla yollara düştük, oğlanı evde bırakarak. Yasi ve oğlu Ekintoş ile buluştuk. Sahile gittik, deniz havası alıp çay kahve içtik. Çocuklar parkta ve arabada deli gibi oynadılar. Gigi bir türlü ayrılmak istemedi Ekin'den. O da çok uyumlu bir çocuk, bu yıl okula başlıyor, benim neredeyse elime doğdu, Yasi hastanedeyken ben kalmıştım yanında 2 gece. Bana bir ara "... enne teyze" dedi, gülmeye başladım. Yasi bak dedim, enne teyze oldum şimdi, seninle yıllardır neler yaşadık, hiç senin çocuğunun bana teyze diyeceği aklıma gelmemişti. Gözlerim doldu, ağlayacağım neredeyse:)

Eve dönünce Cigi sesimi duydu, salondan yanıma koşarak ve bir şeyler geveleyerek gelip kucağıma attı kendini. Öyle bir sarıldı ki bana, özlemeyi öğrenmişsin oğlum dedim. Meğer biz yokken hep bizi aramış, odaları dolaşmış, mızmızlanmış sürekli. Omuzuma kafasını koydu, arada kafasını kaldırıp yüzüme bakıyor, gülüp tekrar sarılıyor. Öyle güzel seviyor ve hissettiriyor ki, içi titriyor insanın.

Dün Nil'in doğumgünü partisine davetliydik, Narcity'ye. Gigi hanım pullu parlak elbisesini giymek istedi, yedek kıyafet de aldım, akşam üstü gittik. Pek kalabalık değildi. Nil Gigi'nin elbisesini görür görmez gidip elbise giydi:) Çok güzel oynuyorlar birlikte. Bir de ablaları vardı, saatlerce oynadılar. Bir ara babalar çocukları parka indirdi, köpek sevmişler, hoplayıp zıplamışlar. Biz de evde sohbet ettik bol bol. Cigi çok koşturdu, Nil'in kaydırağından (evet, salonun ortasında şu kaydırak var) kaydı, yoruldu iyice.



Cigi uyuduktan sonra ben de sohbete katıldım, maça baktık biraz, yendik doğal olarak:). Kuzenlerin alt katı teraslı bir daire ve S.evda D.emirel oturuyormuş meğer. Balkondan bakınca masası, hamağı görülüyor. Kuzen dedi ki, duymuşlar aynı sitede olduklarını ama nerede olduğunu bilmiyorlarmış. Bir gün kuzenin eşi bilgisayarda internet şifresini görünce demiş ki yakında oturuyor galiba:) Neyse, dün epeyce geyik yapıldı bu konu üzerine, Dolphin Cigi'nin balkondan aşağıya terlik atmasını sağlamaya çalıştı, ben izin vermedim. Kuzenin annesi ile gün içinde bol bol konuşuyorlarmış zaten, bazı ilginç bilgiler de öğrendik:) Sanki daha sık gideceğiz kuzenlere bu yaz:)))

Nil'in eski bakıcısı da gelmişti, biz de tanıyoruz. Bir ara odada Gigi demiş ki sakın Cigi buraya gelmesin, oyunumuzu bozuyor, bakıcı hanım da Gigiciğim neden öyle diyorsun, bak sen çok tatlı bir kızsın, kardeşin o senin filan deyip öpmüş bizimkini. Ve Gigi demiş ki: "of ya, tanımadığım insanların böyle konuşmalarına da çok sıkılıyorum" Kadıncağız gelip bana anlattı, epeyce güldük. Sabah Arife'ye anlatıyorum da eğer öptüyse tamamdır, Gigi'nin en sinir olduğu şey dedi. gerçekten kendini öptürmekten nefret ediyor, Arife'ye saçından öpmesi için izin vermiş prenses, ancak o zaman kızmayacakmış, böyle de anlaşmışlar meğerse...

Cuma, Mayıs 22, 2009

Benim de artık ümidim var...

TÜRKAN SAYLAN ŞİİRİ

Doğu’da bir köy gördüm

dağların arasında,

öyle mahzun, çaresiz,

kalakalmış.

Çıplak kavakları bile

hüzünlü kalemler gibi

kara saplanmış.

Köyün ortasında bir okul

Ve tezek sobasıyla ısınmaya

çalışan çocuklar.

Bir bıcırık kız,

Yanında bir karamuk oğlan.

Buz gibi elleri

ama gözleri ahu,

gözleri ceylan.

Adın ne dedim kıza

Dedi: Benim adım Türkan.

Oğlan ekledi: Benimki de Saylan.

Dedim;

Dayan yüreğim dayan.

Madem ki bu çocuklar Türkan

Madem ki bu çocuklar Saylan

Gelecek onlarındır,

gerisi yalan.

Değişir bu düzen

Döner bu devran.


Zülfü Livaneli

Perşembe, Mayıs 21, 2009

Çiçeklerim...

 
Posted by Picasa


Dolphin almıştı bana Pazartesi günü, 18 Mayıs bizim evlilik yıldönümümüz. 12 yıllık evliyiz, 18 yıldır birlikteyiz. Zaman gerçekten çabuk mu geçiyor yoksa geçmişi düşününce bize mi öyle geliyor acaba? bence yaşlandığımızı kabul etmek istemiyoruz, o nedenle diyoruz "yahu zaman ne de çabuk geçiyor!" diye. Oysa ki zaman hiç de çabuk geçmiyor.

Ben bazen saatleri sayıyorum mesela, özellikle işyerinde, işler azsa, yapacak bir şey yoksa, boş boş otururken zaman hiç geçmiyor.

Hastanedeysem, yakınlarımdan biri veya ben ameliyat olacaksam zaman hiç geçmiyor.

Çocuklardan biri hastaysa, ateşi varsa, ilacı içirdikten sonra ateşin düşmesini beklerken zaman hiç geçmiyor.

Kilo vermek için uğraşırken ve açken nedense zaman geçmiyor.

Trafikte ağır ağır ilerlerken zaman hiç mi hiç geçmiyor.

Havuz açılsın da kızımla yüzelim diye beklerken zaman geçmiyor.

Projelerimi hayata geçirmek için şartların oluşmasını beklemek de zamanı hızlandırmıyor.

Diğer yandan sevdiklerimle birlikteysem, gülersem, eğlenirsem, güzel bir kitap okursam, film izlersem, gece balkonda dolunayı seyredip fısır fısır konuşursam, annemle birlikteysem, tatildeysem, uyursam, pikniğe gidersem, alışverişteysem zaman su gibi akıp gidiyor.

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

Hay ben senin gibi senaristi...



İlk defa bu diziden nefret ettim. Yok, Vahide öldüğü için değil, bütün bölümü buna bağlayarak her şeyi tüm detaylarıyla verip içimi baydıkları için. Benim 9 yaşındaki yeğenim de izliyor bu diziyi, o akşam ağlamaktan helak olmuş zavallı. Annesi sonunda kapatmış TV'yi, izlememişler. Bu kadar detaya ne gerek vardı? Dizinin formatı bu değil ki? Genellikle en kötü olayın içinde bile bir espri, bir hoşluk oluyordu, oysa son bölüm sadece ağlatmak için yapılmıştı sanki. Birden! bitsin istedim.



Vahide, sen de kına yak artık sevgiline kavuştuğun için. Böyle güzel bir diziyi bırakıp kariyerini de çöpe attın ya, yuh diyorum sana. 2-3 ay sonra ayrıldığınızda kafanı duvarlara vurursun artık. Ben de o zaman ne ka iyi oldu sana:) diyeceğim gülerek.

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

Pembe kova (ya da karpuz kabuğu) havuza düştü!!!



Havuz sezonu açılmıştır efendim. Dün o kadar sıcaktı o kadar sıcaktı ki, Gigi'nin şişme havuzunu balkona çıkarıp törenle doldurduk ve küçük hanım parmakları buruşana dek içinde kaldı. Ben içeride Cigi'yi balkona çıkmaktan alıkoymaya çalışırken Dolphin şöyle yalvarıyordu:

-Hadi kızım, çık artık nolur?
-Tamam baba, 5 dakka daha?
-Peki bak, 5 dakka, başka yok.

Sanırım bu konuşma bir kaç kez tekrarlandı, bu arada ben Cigi'yi banyoya götürüp küvetinde yıkadım, biraz da ateşi var diye hemencecik şap şap yaptırıp çıkardım, erken çıktı diye avazı çıktığı kadar bağırdı, sinirlendiğinde de öyle hemen geçmiyor siniri, bir ara babası elinden bir şey aldı diye gidip balkon kapısına kafasını dayayarak 2-3dakika filan ağladı.

Neyse, ben Cigi'yi giydirmeyi başardığımda kaşla göz arasında gidip masadaki yarı dolu su bardağını aldı, yere döktü ve ayaklarıyla basıp, elleriyle suyu dağıtıp tekrar beni krize soktu. Hem gülüp hem ağlayarak! yine değiştirdim üstünü. Bu arada Gigi çıkmış, bornozu ile oturmuş bisküvi yiyordu. Tabii Cigi de istedi, kremalı bisküvileri eliyle un ufak edip yemeye açlışarak ve de koltuğa dökerek keyfini çıkardı. Ben bir noktadan sonra kendimi kaybedip robota bağlamışım. Terminatör gibi önce hasarı tespit ederek zızzzzt, bızzzzt diyerek otomatik olarak peşlerinde dolaşmaya başladım. Dolphin de bu arada ucundan kıyısından bana yardım etmeye çalışıyordu.

Aslında gün şahane başlamıştı, anneme kahvaltıya gitmiştik. Kıymalı pide, kıymalı yumurta (evet,aynen:) ve çeşitli kalorili yiyeceklerle midemizi doldurmuştuk. Ben Gigi ve Ozzy'i dışarı çıkarmıştım, sonra hemen sıcaaak diyerek eve girmiştik, gazeteleri okumuştum, kahvemi içmiştim, eve gelmiştik.

Her şey bittikten (ben dahil) sonra Cigi ateşlendi. tekrar yıkadık babasıyla ve keşke sürekli hareket halinde olsa, oraya buraya koşsak peşinden ama böyle hasta olmasa dedik. Şurup içirdim, sakin sakin yattı, bir süre sonra uyudu. Ben de biraz uyumak üzere yattım, yanıma Gigi gelip parmağıyla göz kapağımı kaldırarak "anneee, uyuma, hani kek yapcaktııık?" dedi. O kadar uykum vardı ki dinlemedim ve sızdım. O da yanımda uyumuş meğer.

Saat 21.00 gibi uyandırdı Cigi ağlayarak, baktım ateşi biraz düşmüş, yine de ilaç verdim. Gigi de uyandı ve ilk sözü "anneee, kek yapalım" oldu. Dayanamadım, birlikte güzel bir kek de yaptık o saatte. Cigi süt içti, tekrar uyudu. Ben de yattım ve sabaha dek ara ara uyanarak oğlana baktım, sabah altıda uyandı zaten.

Dolphin doktora götürsün diye karar vermiştik, aradım işe gelince, tatildeymiş. Çarşambaya kadar ne yapsak diye karar veremiyorum. Başkasına da göstermek istemiyorum, bekleyeceğiz galiba. Az önce evi aradım, ateşi çıkmamış, yemeğini güzel yemiş, belki de geçmiştir.

Cumartesi'yi atladım sanmayın. Gün içinde evdeydik, akşam Hadise'yi izlemekle uymak arasında kararsız kaldım, koltuğa uzanıp tek gözle izledim biraz. "Bu şarkı güzel" dediğim birinci, "bu kız çok iyi" dediğim üçüncü olmuş. Hadise'nin performansını beğenmedim, şarkı güzeldi ama şov yapalım, şu da olsun, dans da olsun, tuhaf akrobatlar da olsun dedikleri için olmamıştı. Bence Hadise yılbaşı akşamı çıktığı kot pantolonlu kıyafeti ve arkasındaki 2 genç kızla çıkıp şarkısını söyleseydi daha iyi bir sonuç alabilirdik. Bir Hadise fanatiği olan Gigi de öyle söyledi:)

Melek gitti... Nur içinde yat hocam...



*UMAY AKTAŞ SALMAN Arşivinden:

*Çağdaş melek: Türkan Saylan

"Bu bir tercih meselesi..." İdealleri peşinden giderken eksik kalan bir şeyler olup olmadığını sorduğumuz Türkan Saylan, bu yanıtı veriyor. 70 yıllık yaşamında tercihini hep toplumdan yana kullanan, özverili çalışmalarıyla yüzlerce cüzam hastasının iyileşmesini, birçok köyün okula, yola kavuşmasını, binlerce kız çocuğunun okumasını sağlayan Saylan, sözlüğünde bir tek 'umutsuzluk' kelimesine yer olmadığını söylüyor. Objektife poz verirken hastalığı nedeniyle dökülen saçlarına inat "Artık daha güzelim. Başımı kapatmayacağım. Böyle çekin, insanlara mesaj vermek istiyorum" diyor.

Hayatına pek çok işi sığdırmayı başaran kadınlardan Prof. Dr. Türkan Saylan. Doktor, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyesi ve hem iki oğlunun hem de Anadolu'daki binlerce kızın annesi... Kendi deyimiyle dakika dakika yaşıyor ve saatini 'en önemli şeyim' diye tanımlıyor. Arnavutköy'de 25 yıldır oturduğu iki katlı ahşap evi yıllardır günlük işlerini sıraladığı günlüklerle dolu.

Günde en fazla beş saat uyku

Yaşamak onun için mücadele etmek. Göğüs kanserinden kurtulduktan sonra şimdi de karaciğerindeki rahatsızlık nedeniyle tedavi gören Saylan, yıllardır bulunduğu her ortamı iyileştirmek için mücadele veriyor. Günde en fazla beş saat uyuyan Saylan, erkenden kalkıyor. Önce bütün gazeteleri okuyor sonra kemoterapiye gidiyor, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne gidip işlerini yapıyor ve en az haftada bir kere şehir dışında oluyor.

Hastalığının hayatını değiştirmediğini anlatan Saylan dinlenmesi gerektiğinde evden yürütüyor işlerini. Dizüstü bilgisayarım dediği küçük tepsileri kucağına alıyor ve başlıyor fakslanan belgeleri incelemeye. Bu aralar bir de hastalığı hakkında yazılar yazıyor. Yazdıklarını 'Giderayak' ya da 'Sona Yaklaşırken' adlı kitapta toplayacağını söyleyen Saylan, "Hastalığıma dışarıdan bakıyorum. İlgi alanlarımı daraltıyor mu, genişletiyor mu? İnsan istediği şeylerden vazgeçiyor mu? Gözlemek ve başkalarına aktarmak yararlı olur" diyor.

Saylan'nın doktorluk serüveni 12 yaşındayken başlıyor. Çünkü daha ortaokuldayken köy hekimi olmaya karar veriyor. Yıllar boyunca Türkiye'yi karış karış gezerek cüzam hastalığını yok etmeye çalışırken hayatı öğreniyor ve gördüğü gerçeklere asla sırtını çeviremeyeceğini deanlıyor. Anadolu'ya yaptığı yolculuklar onu doktor olarak geliştirirken, bir sivil toplum hareketi başlatması gerektiğini de o zaman fark ediyor. Dünyadan ve Türkiye'den cüzamı silme konusunda büyük başarı sağlayan ve Gandhi Ödülü'nü kazanmış bir bilim kadını Saylan, içsel yolculuğu şöyle anlatıyor:
"Tıp fakültesi öğrencisiyken evlendim, 23 yaşında ilk çocuğumu doğurdum, tüberküloz geçirdim, ameliyatlar oldum, çocuklarımı büyüttüm. İki yıl çelik korse takarak okula gittim. Yani tıp fakültesini girdiğimden 10 sene sonra bitirdim. Uzmanlığımı kimsenin sevmediği deri ve zührevi hastalıklar konusunda yaptım. Bu konuda ihtisas yapan Türkiye'nin yedinci kadınıydım. İşçi Sigortaları Nişantaşı Hastanesi'nde çalıştım. Orada hiç tanımadığım işçi kesimiyle tanıştım. Aslında orada bir üniversite daha bitirdim diyebilirim. Bir günde 100 hasta bakardık. İhtisastan sonra cildiye hocamız bir gün bana mezun olursan gel seni İstanbul Üniversitesi'ne başasistan olarak alırız demişti.

Akademik kariyeri hiç sevmiyorum. Hâlâ bir cübbem yoktur. Oradaki o küçük çatışmalar hoşuma gitmiyor. Ben bilim yapmak istiyorum. Başvurayım dedim. Hocamız da 'Sen buranın hemşiresisin, başasistanısın, öğretmenisin, buranın kadınısın, her şey senden sorulacak' dedi. Senelerce çok çalıştım. Hastanenin tozundan kirine, hastanın yatağından yarasına kadar hepsini kontrol ettim. Yara sarmayı çok severim, hastalarıma iğnelerini kendim yaparım. O sırada cüzama takmıştım kafayı. Yurtdışı bursu buldum ve İngiltere'ye gittim. Dönünce 1976'da artık cüzam işini üstlenmek istedim. Bakanlığa gittim. Gönüllü olarak bu konuda çalışmak istediğimi söyledim.
İstanbul Lepra Hastanesi'ni kurduk. Hastaneyi yaparken, işçi gibi çalıştık. Sonra da öğrenciler, hemşireler, doktorlar bütün Türkiye'yi taramaya başladık. O zaman Türkiye'de kayıtlı 10 bin cüzamlı kişi vardı. Şu anda 2 bin 500 tane hastamız var. Hepsi tedavilerini görmüş durumda. Onların çocuklarını okutuyoruz, çeşitli projeler yapıyoruz, çoğu artık dilenmiyor. 21 yıl başhekimlik yaptım. 2002'de emekli oldum. Bir ölümlüye nasip olan en güzel şey büyüttüğü bir çocuğun kendi ayakları üzerinde durduğunu görmektir."

'Çocuklarım kafama kakmadı'

Beş çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak büyüyen ve kardeşlerine hem annelik hem de ablalık yapan Saylan'ın sorumluluk bilinci aslında ta o yıllardan geliyor. Öğrenme ve kendini geliştirme yeteneğini İsviçreli annesi Lilly, daha doğrusu babasıyla evlendikten sonra Müslüman olup Leyla adını alan annesinden almış.
İdealizminin peşinde koşarken tercihlerinden hiç pişman olmadığını anlatan Saylan seçimlerini şöyle anlatıyor:

"Çocuklarım hiçbir zaman eksik annelik yaptığımı kafama kakmadılar. Benim çocuklarımla ilişkim bir arkadaşlığa dönüştü. Ama çok da telafi ettim. Çocuklarım liseye, üniversiteye giderken ikisinin de dörder arkadaşı gelirdi. 10 kişinin donunu çorabını yıkadım ben. Şimdi Türkan teyze diye etrafımda pervane olan bir sürü doktor ve akademili çocuk var. İki evlilik yaptım, ilkinde dokuz yıl evli kaldım. Eşim belli bir düzeyde kalmak isteyen biriydi, öyle kaldı. Benimse kendimi geliştirme hırsım vardı. Onun beklentisi ev hanımı olmamdı. Anne de oldum, iş kadını da, ev kadını da. Bunların hepsini birlikte yapmayı öğrendim ben. Bir tek o tablonun içinde eş bulunduramadım.

İkinci eşimden de boşandım. Bir erkeğin her dakika yanımda olup beni sevmesini seçmedim. Bu bir tercih meselesiydi...

Perşembe, Mayıs 14, 2009

Rapunzel Rapunzel...


Geçen Cumartesi Bebek'teki anne çocuk şenliğine gittik. Babam, ben, yeğenim Ozzy ve Gigi. Tabii babam ve ben Rumelihisarından aşağı inince sola dönüp İstinye'ye kadar gitmeseydik ve de geri dönüp trafikte 1 saat kalmasaydık daha erken varacaktık ve çocuklar sıkılmayacaktı, o ayrı. anneyiz.biz adına düzenlenen şenlikte en çok sitenin sahibi ve yazarı Pınar'ın hamile halini merak ediyordum, gördüm. Kızını doğurmasına çok az kalmış sanırım, karnı burnundaydı. Türkan Sabancı da gelmiş, çıtı pıtı bir kadın, gülümseyerek selamlaştı herkesle.

Aktiviteler güzeldi, çocuklar eğlendiler, parkta oynadılar. Babam bir bankta oturup gazete okudu, ben de bol bol etrafı seyrettim, deniz kokusunu içime çektim. Dönüşte sahilde biraz yürüdük, oralarda insan şunu düşünmeden edemiyor, işte bunlar da İstanbulda oturuyor, ben de diyorsun. Farklı semtleri bırak, farklı şehirler sanki. Bazıları gerçekten şanslı (hı hı, şansını kendin yaratırsın evet, Boğaz'daki yalı sahipleri hep dişiyle tırnağıyla çalışıp çabalayıp almışlar onları)



Dönüşte dondurma aldık, trafik yoğun değildi neyse ki, rahatça eve geldik. Biraz da evde oynadılar, sonra babam ve Ozzy gitti.

Pazar günü de hava çok güzeldi. Cigi biraz hastaydı o yüzden dışarı çıkmadık. Anneler gününde artık beni de arayıp kutluyor akrabalar:) 2 çocuklu kıdemli anne ben varım sadece, herkes beni kutladı, hoşuma gitti. Gigi bana güzel bir resim yaptı, boynuma sarılıp öptü, Cigi saçlarımı çekip yüzümü öpüp/ısırmaya çalışarak salyalarını akıttı, hediyelerim süperdi yani.



Annemle babam geldiler, Dolphin ve Gigi balkonu yıkadı, mangal açılışını yapalım dedik ve yengemle amcamın da katılımıyla çok güzel bir akşamüstü oldu. Cigi uyuduğu için ben de rahatça balkonda oturdum, sohbete katıldım, kanat ızgara ve salata yedim.

Cuma, Mayıs 08, 2009

Simit Canavarı Cigi...

Arife her sabah fırından simit alıp geliyor. Oğlan çok seviyor simidi, hemen Arife'nin elindeki poşete gidip parmağıyla açıp bakıyor orada mı diye. Bir sabah simit almamış, sadece ekmek almış, Cigi torbada simit olmadığını gördü, ekmek verdik, ağzına götürüp anlayınca attı ekmeği ve başladı ağlamaya:) O gün bu gündür her sabah simidi geliyor beyefendinin. Biraz kemiriyor, bazen gün içinde yarım simit yiyormuş.

Bu arada ilk söyleyeceği şey ne olur diye bahisler oynuyorduk aramızda, anne , baba veya abla mı der acaba diyorduk, ilk kelimesi ef oldu. Yani Arife:) Gigi Arife'ye bastıra bastıra Arfe diyor genellikle, oğlan da Ef olarak kısaltmış tabii.

Bu sabah ben yüzümü yıkarken Arife ile oynuyordu, Arife sor bakalım simidi kim almış diye dedi. Ben de "Oğlum, simidi kim almış sana?" dedim. "Efff" diye bir yanıt ve gülücük geldi.

Bir de bay bay öğrenmiş. Aslında hiç sevmem bay bay demeyi, hep hoşçakal derim ama Arife bay bay diye diye öğretti sanırım, ben kapıdan çıkarken sağ elini Hitler gibi kaldırıp "baa baa" diyor.

Hani filmlerde kalın sesli erkek konuşur ya arkadan arkadan : "maceraaa şimdi başlıyorr!!!" diye. İşte Cigi'nin maceraları da şimdi başlıyor galiba:)

Perşembe, Mayıs 07, 2009

Geride kalanlar...







En çok onlar için ağladım dün. Oğluma sarılıp ağladım, içim yandı, kavruldu. Vah çocuklar, vah yavrular, annenizden babanızdan sizi ayıran canavarlar nasıl yaptı bunu diye ağladım. Keşke bu çocukların acısını dindirebilsem, hepsini toplasam yanıma da ağlatmasam. Çok üzgünüm ben, çok.

Salı, Mayıs 05, 2009

Hem doğumgünü, Hem Hıdrellez, Hem katliam...

Bu üçü ancak Türkiye'de mi bir araya gelir acaba? Sabah haberlere göz atayım diye TV'yi açtım, 45 ölü haberini görünce inanamadım. Bu nasıl bir vahşettir? Kim, neden böyle bir katliam yapsın? hemen aklıma P.K.K geldi ama sanırım değil, aile ve akrabalar arasındaki husumet diyorlar. Ne garip? Aile, akrabalar ve husumet aynı cümlede. Küçücük çocuklar, aynı aileden onlarca kişi ölmüş. Kalanların yaşadığı acıyı düşünemiyorum. Hepsine başsağlığı diliyorum.

Bugün Dolphin'in doğumgünü. Kocam hasta girdi yeni yaşına. Sabah uyuyordu ben çıkarken, kutlayamadım. Birazdan arayıp kutlayacağım. Her yıl benden sürpriz parti istiyor, bir türlü yapamıyorum. Bu yıl da olmadı, inşallah seneye yaparım.

Hıdrellez. Nereden bu adı almış diye merak ettim, Hızır ve İlyas Peygamberlerin buluşma günüymüş, halk arasında söylenirken Hızır ve İlyas'ın birleşmesi Hıdırellez olmuş.

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılırmış. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır, Ev, bağ-bahçe, araba isteyenler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlarmış.

Bunun doğru olduğunu söyleyebilirim işte.Yıllar önce Yasi'nin annesi çok istiyorlar diye onlar için küçük mavi bir arabayı gül ağacının dibine gömmüş. Bir kaç ay sonra hiç hesaplamadıkları şekilde bir W Polo aldılar, rengi tıpkı küçük araba gibiydi. Gözlerimle görüp bu olaya şahit olmasam inanmazdım.

Ben bazı insanların elinin uğurlu olduğuna inanıyorum. Yasi'nin annesi de böyle bir kadın. Bana tüle sarılı bozuk para vermişti bir sene, inanın o yıl cüzdanımdan para eksik olmadı. Bugün de isteyeceğim, bu sene para çok lazım:) (Kime lazım değil ki?)

Ben de bir şeyler yapayım diyorum ama şu sabaha karşı gidip gömdüklerini geri alma olayı gözümü korkutuyor. Evin önünde var aslında gül ağacı, saati kurup yatarsam yaparım belki.

Arife hafta sonu Gigi'ye bir elbise almış, benim de bazen uğradığım bir çocuk mağazası var çarşıda, oradan almış. Beyaz, askılı, belinden aşağısı 3 kat fırfırlı, çok güzel çiçek desenleri var üzerinde. Gigi dün bütün gün üzerinden çıkarmamış. Arife'ye demiş ki, ben annemle oraya gittiğimde bu elbiseyi görmüştüm, pembesi de vardı. Duyunca inanamadım. Bu kız modacı olsa keşke, o kadar zevk sahibi ki, bir çok şeyi benden daha güzel birbirine yakıştırıyor. Dün gümüş parlak renkli kemerimi görüp aldı, elbisesinin beline sardı, bu kadar mı yakışır?

Babasını bekledi durdu elbisesi ile. Baba gecikince de uyuya kaldı tabii. Ben de altına pijamasını giydirip öylece yatırdım, kolları çıplaktı, gece 2-3 kez kalkıp üstünü örttüm, inşallah üşütmemiştir.

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

Haftanın günleri...

yedidir yedi, yedidir sayın bakın, yedidir sayın bakın, yedidir yediii....

diye bir çocuk şarkısı var bilir misiniz? Ben çok severim, çocuklara şarkı söylemeye de bayılırım. En son numaram Cigi'ye avucumu açıp buraya bir kuş konmuş, bu görmüş, bu tutmuş,.... diye giden tekerlemeyi söylemek. Ne zaman avucumu açsam gelip minik işaret parmağını ortasına koyuyor ve "gııı" diyor, yani söyle bakalım anne.


Bir de kitap okuyoruz, ben Gigi'ye çok kitap almıştım, hala da alırım, Hobi Yayınevi'nin kalın sayfalı kitapları vardır, araçlar, meyveler, sebzeler, meslekler vs diye gider. Hepsini almıştım. Şimdi Cigi ile oturup bakıyoruz. En çok Taşıtlar'ı seviyor. Her sayfayı açıp bu otobüs, bu bisiklet, bu araba diyorum, ciddi ciddi beni dinliyor. Tam motosiklet'e geliyoruz, gülüyor. Çok denedim, sanırım söylenişini seviyor, veya babasının motosiklet tutkusu ona geçmiş.

Haftada 4 gün çalışıp 3 gün tatil yapmak süpermiş. Acaba hep böyle mi olsa? Nasılsa verimli çalışarak işleri 4 güne sığdırabiliyoruz. Hatta bence hafta ortası, mesela her Çarşamba tatil olsa, harika olurdu.

Gigi her gün gelip anne bugün tatilin kaçıncı günü dedi. Cuma günü Arife gelmişti, evde giysi detoksu yaptık:) O kadar kıyafeti ben nasıl, nerelere sığdırmışım? Hamilelik kıyafetlerimi, küçülenleri, bozulanları, beğenmediklerimi ayırdım, Arife hepsini dağıtacak. Senin verdiklerinle bir sürü aile mutlu oluyor dedi, çok sevindim. İhtiyacı olanlara veriyor hepsini, köye götürüyor, neden saklayıp durduğumu anlamıyorum bir çok şeyi. Genellikle böyle olmaz mı? Beğendiklerimizi alırız ama döne dolaşa aynı şeyleri giyeriz çoğunlukla. Gerçekten fazla kıyafete, ayakkabı ve çantaya gerek yok bence. Ne kadar az, o kadar rahat (Less is more diye bir söz var, nasıl çevireceğimi bilemedim ama bence çok doğru). Sesi ve Nisan'ın altısı da uğradılar, bende saç baş dağılmış, nefes nefese pasaklı bir kadın olarak açtım tabii kapıyı, Sesi'yi öyle şık ve zaarif görünce çok utandım halimden. Ama temizlik yapıyordum, sayılmaz değil mi?

Anneme hamilelik kıyafetlerimi verdim dedim, niye verdin dedi. Napıcaktım anne, bi daha mı doğurucam dedim. Belki lazım olurdu diyor:) Neye lazım olacaksa? Bunları evde dolap çekmecelerinde, hurçlarda saklamaktansa hamile olan birinin giyip mutlu olduğunu bilmek bana daha çok sevinç veriyor.

Arife'ye tokası bozulmuş bir çantamı vermiştim (sakın yanlış anlamayın, atılacakları veriyorum sanmayın, ben Arife'ye diyorum ki bunu atalım mı, o da yok yok, bana ver sen, ben birine veririm diyor. Tamamen onun kararı yani.) Bu çantanın ön fermuarlı gözünde biber gazı spreyim vardı (oh yeah, NY kaldırımları ve Harlem'de dolaşırken lazım oluyor:) Bizim güvenlik şirketinin müdürü hediye etmişti bana, ben de Gigi'den saklayayım diye oraya koymuştum, gizli bir bölme gibi. Cumartesi sabahı birden aklıma gelmesin mi? Ya Arife açıp koku sanarak sıkarsa diye panikledim, telefon ettim açmadılar. Tamam işte diyorum, hastanelik ettim ailecek hepsini:( Deli oldum, neyse ki aradı, meğer çantayı bizde bırakmış:) Sonra alacakmış.

Cumartesi günü de anneme gittik. A.abla araba kullanmayı öğrendi ya, o götürdü bizi. Anneme gitmeyi öğrenmek istiyor, şimdiye kadar 2 kez gittik, ikisinde de farklı yollardan götürmüşüz. Bana diyor ki yalnız başıma bulmayayım diye mi böyle dolaştırıyorsunuz beni? Oysa hep başka yerlerde işimiz oluyor da onun için. Gayet güzel kullanıyor, daha 1 ay oldu ama vallahi bravo. Azmine ve çalışmasına hayran kaldım.

Annem günü var diye döktürmüştü. 10-15 çeşit hazırlamış, ev yapımı suböreği, zeytinyağlı dolma, poğaça, elmalı kurabiye, kısır, keşkek, çikolatalı muzlu pasta, fasülye turşusu kızartması, yoğurtlu birşey (ben yemedim de) ve galiba birkaç şey daha. Ben Cigi uyuyana kadar bir şey yiyemedim, uyuduktan sonra da masa başından kalkmadım:) Sohbet çok güzeldi, bir sürü akrabayı gördüm, İsviçre'den gelen yengemi gördüm, harika takılar yapmıştı, bayıldım hepsine.


Akşam eve dönünce de Tifeffi ve Sergio geldiler. Tifeffi Cigi'ye bir oyuncak almış sağolsun, beraber yemek yedik, ızgara et, pilav ve salata (evet yedim ama azıcık, pilav yemedim yahu!). Sergio alem çocuk, akvaryumdaki balıklardan biri kayanın oyuğuna girdi, nerede balık diye sordum "garaja giydi" dedi! Cigi'de dandeniz diyor, bebek nerede diyor, gidip gidip sarılıp öpüyor, sanki kendi büyümüş:) Gigi'ciğim uyuyakaldığı için kaçırdı tabii bunları.

Dün kahvaltıdan sonra çocukları dışarı çıkarttım, biraz dolaştık, hava çok güzeldi. Dolphin feci grip olduğu için evde kaldı, sonra köfte yaptı bize. Tam o sırada Güyeller geldi, Kayrişle Cigi kavga ettiler:) Kayriş topunu aldı bizimkinin, Cigi birkaç adım uzaklaşıp geri döndü ve pat diye vurdu kuzenine:) O da çığlık atıyor, bu kez Cigi korkup ağlıyor. Çok şenlik vardı anlayacağınız. İlginç olansa ikisi de birbirinin elinde ne varsa onu almaya çalışıyor.

Dolphin'in gribi bana da bulaştı sanırım. Sabahtan beri titriyorum işyerinde, polar hırkamı giydim, elektrik sobasını açtım, Nurofen Cold ile ayakta durmaya çalışıyorum. Çocuklar da nasibini alacak korkarım ki.