Perşembe, Şubat 26, 2009

Kartepe Macerası...



14 Şubat'ta Kartepe'deydik biz. Yasi ve SMMM ile oğulları Ekin ve biz (Cigi'yi evde Arife ile bıraktık) günübirlik gittik. Yollar çok güzeldi. 1 saatte ulaştık, zirveye çıktık, kar vardı. Çocuklar çok eğlendi, manzara ve dağ havası süperdi. Dönüşte kar üzerinde mangalda sucuk yaptık, eve gelip sıcacık çaylarımızı içtik. Cigi bizi çok aramış, özellikle ablasını. Odalara gidip bakmış ona:(

Günübirlik gitmek için şahane bir alternatif. Herkese tavsiye ederim. Ben susayım, resimler konuşsun. Kırmızılı güzel kadın var ya, o benim::)

Salı, Şubat 24, 2009

Uzun ara...

Bu uzun arada Karayiplerdeydim. O ada senin, bu ada benim gezdik kocaman gemilerde. Ben öyle solaryum filan sevmem, doğal bronzluktan yanayım, o nedenle gittim zaten.

Ya da...

Geçen hafta süper loto bana çıktı, 16 trilyon kazandım, artık buraya yazmak için bir yazar tutacağım. Zülfü kabul etmedi, Hıncal tutturdu benim adım olacak diye, Ayşe Arman'la görüşüyorum.

ya da...

O kadar yoğundum ki geçen günlerde, buraya yazacak hiç zamanım yoktu şekerim. Dünyayı ben kurtaracağım ya, o yüzden...

ya da...

Keyfimin kahyası mısın blog? Sana mı soracağım ne zaman yazacağımı? Canım istemedi, ben de yazmadım.

Hangisi dersiniz?

Cuma, Şubat 13, 2009

Mektup...

Dear Valentin,

Acaba Despot bir hükümdar tarafından öldürülmenin ileride bir efsane olacağını ve adının aşkın ve sevginin sembolü olabileceğini hiç düşünmüş müydün? Sanmıyorum. Hükümdar 2.Claudius da kafanı kestirirken düşünmemişti bence. Ayrıca reklamın kötüsü olmaz sözünü de kanıtlamış Claudius baksana. Hangi Roma imparatorunu (Neron ve Sezar sayılmaz) bu denli kötülük yaptığı halde her yıl anıyoruz ve hatırlıyoruz? Hem de aşk sözcükleri, kırmızı kalpler, sevgi kelebeği mesajları eşliğinde? Hangi kula, pardon hükümdara nasip olmuş bu sevecenlik?

Sezar bile o kadar büyük imparator olmasına rağmen şimdi imparator deyince aklımıza sadece İbrahim Tatlıses'in geliyor olması bir çelişki değil midir? Sen de mi Brütüs diyerek ölen bir adamın 2.Claudius yanında esamesi okunur mu? İstediği kadar büyük olsun, Kleopatra ile kırıştırsın veya parmak arası terlik giysin, Brütüs denen yarı çıplak lavukcan tarafından mal gibi bıçaklandı işte!

Neron desen, annesini ve karısını öldürtmüş, Roma'yı yakmış delinin biri yahu! Nesini neyle anacağız? Ancak sövgüyle bahsedilecek biridir kendisi. Hakkını yemeyelim diğer yandan, Neron olmasa "Roma'yı da yakarım, yıkarım, tırınım" şarkısını bize kazandıran Kenan Doğulu bu şarkıyı yazamayacaktı ve biz de eller havaya yapıp göbek atamayacaktık Roma'nın yanışına. Kenan'ın meşhurluğuna bir parça katkısı olmuştur onun da.

Ama senin başına gelenler de pişmiş tavuğun başına gelmemiştir be Valentinciğim. Hem gizli gizli çiftleri evlendir ve zina yapmalarını önleyerek Allah'a hizmet et, hem de kafan kesilsin, olacak şey mi bu? Sana mı kaldı milletin evlenip gerdeğe girmesine destek vermek? Sakın seni evli kocalar ihbar etmiş olmasın? Ulan bu evlilik iyi hoş da, kaynanadan kimse bahsetmedi deyip seni Claudius'a gammazlamışlardır kesin.

Şimdi bu günün anlam ve önemine binaen (heyt be, ben de kullandım ya bu lafı, politikaya girebilirim artık) her yerde kırmızı kalpler, pofuduk yastıklar ve güller havada uçuşuyor günlerce. Ayy ben sevgililer günü geyiğine hiç inanmıyorum ve hoşlanmıyoruuum diyen genç kızlar eğer erkek arkadaşları medyanın tüm gazına rağmen bir çiçek, çikolata almazsa bozulup gizli gizli ağlıyorlar evlerinde. Kendisine çiçek gönderip işyerinde sevgilim çiçeğimi hiç unutmaz diyen bağyanlar da vardır mutlaka!

Diğer yandan biz evliyiz ayol, hergün bizim için sevgililer günü diyen kadınlar koca akşam eve bir buket çiçekle gelmezse akşam yemeği niyetine yağda yumurtayı dayıyorlar önüne, oturma odasına gidip küçük televizyondan izliyorlar o akşamki diziyi. Adam da ama bugün çiçekler çok pahalı, ben onun yerine sana ne istersen alırım hayatım deyip içlerinden oh bu yıl da yırttık diyerek üçlü koltuğa yayılıyorlar rahatça. Ben de inanmıyorum bu güne deyip de gelen çiçeğe, hediyeye sevinmeyen kadın görmedim Valentin kardeş. İstemiyorum diyen kadın herkesten fazla istiyordur o hediyeyi, emin ol.

Sen zaten oradan gelişmeleri izliyorsundur, evet aşklar gittikçe daha suni olmaya başladı, 3-5 günlük ilişkilerin adı "seviyeli birliktelik" oldu günümüzde ama gerçek aşk hala var ve dolaşıyor bu şehirde, görüyorsun değil mi? Yaşı yok, hediye olmayabilir, mercimek çorbası, salata ve makarna var masada ama yılları birlikte devirenler için gerçek aşk o masada karşılıklı oturup konuşmak, gülmek ve yemekten sonra kahve içebilmektir karşılıklı. Varsın Çırağan'da hebele menüsü eşliğinde gece olmasın, şampanyalar açılmasın, plastik kalpler sokuşturulmasın eve, gerçek aşk içimizde Valentin, ta içimizde.

Pazartesi, Şubat 09, 2009

Baba ve çocukları...

 
Posted by Picasa


Herhalde bir enne için bu resmi çekmek kadar güzeli yoktur.

*Hızlı kiri....

Çok verimli bir hafta sonu geçirdik arkadaşlar. Gigi çok eğlendi. O mutlu olunca ben deliriyorum. Cumartesi akşamı B.ve C. lere davetliydik (böyle de yazınca sanki alfabe davet etmiş gibi oluyor, şöyle devam etmek istiyor insan: D ve E de geldi F'yi çekiştirdik ne kadar burnu büyük diye:)

Evleri havaalanına yakın olduğu için çocuklarla trafikte yola çıkmak beni biraz gerdi ama neyse ki korktuğum gibi olmadı. Yasilere gittik önce. Dolphin de işlerini bitirip oraya geldi. Bu arada Gigi ve Yasi'nin 5 yaşındaki oğlu Ekin deli gibi oynadılar. Bir ara Ekin annesine sizin yatağınızda yatabilir miyiz diye sordu, o da tabii oğlum dedi. Ekin "ama anne, biz yorganın altına gireceğiz" deyince ben kendimi kaybetmişim. Heyyyt, ben kız annesiyim, noluyor yorgan filan? dedim ama iplemediler tabii:) Kikir kikir gülerek yatakta zıpladılar, saklambaç oynadılar. Cigi Bey de benim kucağımda, yanağı yanağıma yapışık halde oturdu, huysuz biraz diş yüzünden. Altta bir tane dişi çıktı, çok canı yanıyor belli, elini ağzına sokup öyle bir kaşıyor ki acıyorum oğluma. O dişleri tek tek elimle tutup çıkarasım geliyor yukarı:)

B. bizi her 10 dakikada bir aradığı için yola koyulduk, SMM'nin cipine binip tek araba gittik. Arkada ben kucağımda Cigi ile, Gigi ve Ekin, Yasi derken sıkışırız diyordum ama rahat gittik valla. Cigi zaten arabaya biner binmez sakinleşti, dışarıyı seyrederken uyudu kucağımda. Çocuklar müzik dinlediler (düm tek tek dinlemekten kusacaktım neredeyse). Biz de sohbet ettik yol boyu.

B. nin de iki kızı var. Büyüğü Ecem Gigi ile yaşıt, Cemre de 1.5 yaşında. 3 büyük çocuk çok iyi anlaştı, harika oynadılar, masada boyama yaptılar, hiç rahatsız etmediler bizi. Cigi yine kucağımda dolaştı, yemek yerken babası aldı, nöbetleşe baktık. Yasi çok seviyor Cigi'yi, aklı gidiyor 2.çocuk diye ama ben de, B. de boşver, yapma dedik. Nasılsa rahata erdi, oğlu seneye okula gidecek, zorun ne diye vaz geçirdik (mi acaba?). Yasi'nin göz tansiyonu da olduğundan hamileliği zor geçiyor, Ekin bebekken de çok huysuzdu, çok zorlanmıştı, biraz da bu yüzden tereddüt ediyor.

B. inanılmaz zayıflamış. Kıskançlıktan çatır çatır çatladım ayol! 15 kilo vermiş, resmen 44-42 bedenden 38 bedene inmiş. Ne yaptın diye sordum hemen, 4 ayda 15 kilo vermek her yiğidin harcı değil tabii. Yediklerime çok dikkat ettim, akşam 17'den sonra hiç bir şey yemedim dedi. Tabii evde küçük çocuk da olunca sürekli hareket halinde, benim böyle bir şansım yok çünkü bütün gün ofiste oturuyorum, akşam da yemeği en erken 8-9 gibi yiyebiliyorum. Yine de bana acayip gaz verdi, bugünden başlayarak daha dikkatli olacağım yerken. Bir de çok iyi çiğneyip yeme süresini uzatmakla oluyor bu iş, bunu da denemeye başladım zaten.

Uzun zamandır bir araya gelemiyorduk, çok iyi oldu. Eve dönerken çocuklar uyudu, biz de güle eğlene sohbet ettik.

Dün sabah da anneme kahvaltıya gittik. Babam gelirken pide hamuru getirmiş (evet evet, boş pide şeklinde hamur yapılıyor, sadece içini kıyma, peynir, vs ile doldurup fırında pişiriyorsun.) Ben 2 dilim yedim, domates, çay ile kahvaltıyı bitirdim. Dolphin ben biraz uyuyacağım deyip odada yattı, Cigi de uyudu. Ben de Gigi'yi yakındaki oyun merkezine götürdüm. Pişti, pişpirik filan oynadık:) Gigi top havuzuda oynadı, salıncağa bindi, yağmurda yürüye yürüye anneme döndük. Yemek yedik (mısır çorbası yedim) ve eve döndük.

Akşam çocuklarla resmen azdık diyebilirim. Cigi de artık oyunlara katılıyor. Dolphin yerde oturup battaniyeyi hepimizi örtecek şekilde kapatıyor, Cigi çıldırıyor:) Nasıl kahkahalar atıp zıplıyor yerinde anlatamam. Epeyce oynadık, Dolphin yorulunca koltuğa uzanıp battaniyeyi üstüne örttü. Cigi hemen ayağa kalktı, babasına tutunup battaniyeyi çekiştirmeye başladı. Artık oyun talep ediyor bizden.

Çocuklar uyuduğunda geceyarısı olmak üzereydi, ben de yorgun ama çoook mutlu bir şekilde uykuya dalmışım. Masal da böyle bitmiiiiş. Gökten üç elma düşmüş, biri bunu yazana, biri okuyana, biri de yine bunu yazana gitmiş. Malum, diyet yapıyor, elma yemesi lazım değil mi?

* Gigi TV'deki "la vache qui rit" (lavaşkiri) reklamını "yavaş kiri" diye söylüyor, aklınca bunu da "hızlı kiri" olarak değiştirmiş.

Perşembe, Şubat 05, 2009

Muhalefet mi? Hani nerde?



Ne olacak bu Muhalefet'in hali? DB neden yanlış politikalar izliyor? Ya da bilerek mi böyle yapıyor? Kuran kursları açacaklarmış, Çarşaflı kadınları üye yaptılar (ki onlar da çekip gitti zaten. Meğer belediye Başkanlığı sözü verildi diye gelmişler:). Bunları okudukça şaşırıyorum. Zaten bu şekilde oy toplayan ve bunu çok güzel yapan bir parti var, neden DB aynı yolu izliyor? Kazanamayacağını göremiyor mu?

K.Kılıçdaroğlu'nu niye Ankara'dan aday göstermedi? M.Gökçek ile karşı karşıya gelip onu susturan, yolsuzluklarını açığa çıkaran birini niye kazanabileceği Ankara'dan alıp kazanamayacağı İstanbul'a getirdi? Kendisine rakip olmasın diye mi?

Ankara'ya aday olarak M.Karayalçın'dan başkasını bulamadı mı? Özellikle kazanmamak için uğraşıyor diye düşünüyorum ben artık. Kazanırsak ne yaparız, eyvah filan diyordur adayları seçerken.

Yok işte, alternatif yok. Kime oy vereceğiz? Bir tarafta adım adım AB'ye (Arap Birliği) yanaşan bir hükümet, diğer yanda ne yapsam da Muhalefette kalsam diye düşünen bir DB, kaldık mı arada?

İstiyorum ki bu ülkede ben ve benim gibi milyonlarca kişinin (umarım öyledir!) istediği bir lider gelsin. Akıllı, nerede nasıl konuşacağını bilen, dini asla siyasete sokmayan, insanları Laik ve Laik değil diye ayırmayan, yolsuzluk yapmayan,demokrasinin herkesin fikrini özgürce söyleyebilmesi olduğuna inanmış ve bunu uygulayabilecek bir lider gelsin. Sürüklesin hepimizi peşinden. Kendi kaynaklarımızı kullanalım, bilinçlenelim, en ücra köylerde bile eğitim kesintisiz olsun, dünyanın imreneceği bir ülke olalım istiyorum. Yaptığımız gaflarla, kabalığımızla, ezilip büzülmeden duralım diğer ülkelerin karşısında. Çok mu zor? Buna inanmak zorundayım, kızım ve oğlum için böyle bir ülke hayali kurmak zorundayım. Çünkü ben böyle bir ülkede doğdum, büyüdüm ve ölmek istiyorum. Çocuklarım da bunu yaşasınlar istiyorum.

Sobe...

Püstük beni sobelemiş. Hemen yanıtlamam lazım.

Sobenin konusu;
1- Yakınınızda bulunan ilk kitabı alın.
2- 161. sayfayı açın.
3- 5. cümleyi okuyun.
4- Blog sayfasına yazın.
5- En güzel cümle ve en güzel kitabı seçmeyin.Sadece yakınınızda olan ilk kitabı alın.
6- 5 blog arkadaşınıza yollayın.

En yakınımdaki kitap henüz okumaya başlamadığım Adam Fawer'den Olasılıksız. Beşinci cümlesi ise:

......."Haydi gel!" dedi Caine'nin omzuna kolunu atarak...........

Bugün serviste okumaya başlayacağım inşallah.

Ben de yakınında kitap bulunanları:) sobeliyorum.

Gigi'den inciler...

Akşam Yaprak Dökümünü seyrediyordum. Gigi de Cigi ile oynuyordu, demek ki ara ara o da izliyormuş. Cevriye kaynana evde yine Fikret hakkında atıp tutunca Gigi bana aynen şunu dedi:
-Anne, bu kadın hiç kimseyi sevmiyorsa kimi seviyor?

Ben tabi bir anlık şaşkınlığın ardından gülmeye başladım. Komik kızım da şaklabanlığa devam etti tabii.

Çarşamba, Şubat 04, 2009

Görüşürüz...

 
Posted by Picasa


Eve giderken siteden içeri girip eve ulaşana kadar koşar adım gidiyorum. Gigi ve Cigi ile karşılaşma anını bir an önce gerçekleştirmek için:) Zili çalıyorum, bir patırtı kopuyor, ayak sesleri duyuyorum ve "annneeeee" diyen bir Gigi bana kapıyı açıyor kocaman gülümsemesiyle. Hemen çantamı bırakıyorum, mantomu asıyorum ve holde yere diz çöküyorum, Gigi bana sımsıkı sarılıyor, "anne, yüzün üşümüş" diyor. Cigi Arife'nin kucağındaysa çırpınarak yere inmeye çalışıyor, yere iner inmez emekleyerek bana koşar adım geliyor. Kucağıma alır almaz zıplamaya başlıyor, saçlarımı çekip kıkır kıkır gülüyor. Gigi "anne, Cigiyi bırak, benimle ilgilen" diyor. Arife gün içinde yaptıklarını anlatıyor. Ben de bu arada ikisini öpüyorum, kokluyorum, suratımda kocaman bir gülümseme oluyor.

Yukarıda yazdığım sahneyi her akşam gerçekleştiriyoruz. Sadece Gigi bazen erken uyursa beni Cigi karşılıyor, onun bölümü aynen gerçekleşiyor, Gigi uyanınca yine aynı şeyler yaşanıyor. Bu mutluluğu yaşamak bana nasip olduğu için her gün şükrediyorum, dilimi ısırıyorum ve başka bir konuya geçiyorum.

Geçen akşam Gigi'nin odasında oynuyorduk. "Anne, ben şimdi görüşürüz yazacağım" dedi. Ben de hı hı dedim. İçimden de kimbilir neler karalayacak diye düşünüyordum. Tahtaya g.ö.r.ü.s.ü.r.ü.z yazdı! Bitirdiğinde benim ağzım bir karış açık kalmıştı. Meğer Berfuş'tan öğrenmiş, ezberlemiş.

Dün akşam da ben yemek yapmaya çalışıp Cigi'nin parmaklarını çekmecelere sıkıştırmasını önlemeye çalışırken Gigi 2 kere altına çiş kaçırdı. Ben de sinirlendim ve söylenmeye başladım. Ne dedi biliyor musunuz? "Anne, siz neden hep bana kızıyorsunuz? Arife hiç kızmıyor" ................

Kalakaldım. Kendimden nefret ettim, aynada suratıma tükürmek istedim. Ben ne fena bir anneyim diye düşündüm. Neden küçücük kızımın kalbini kırıyorum ki dedim içimden. Ve bir karar verdim. Kızıma asla ufak tefek şeyler yüzünden kızmayacağım. Hiç kızmamayı başarabilirsem yapacağım, başaramazsam her sinirlendiğimde aklıma bu an gelecek ve duraklayıp derin bir nefes alacağım, sakin sakin konuşacağım. Biz onu meğer şimdiden abla ve büyük çocuk yerine koymuşuz. Oysa daha 4 yaşında, süt kokulu minik kızım o benim.

Salı, Şubat 03, 2009

Girişimcilik Ruhu...

Bizim aile memurdur. Aslında sülale desek daha doğru olur. Çoğu öğretmen olmak üzere (babam,amcam,halalarım, yengelerim vs) hepsi memurluktan geldiği için biz de bu mantıkta büyüdük sanırım. Yeni işlere, belirsiz yatırımlara girmeyelim, maaşımızı alalım, buna göre harcayalım mantığı var bizde. Abim girişimcilik ruhunu en iyi yansıtanlardandır. Çok ilginç fikirleri vardır ve değişik ürünleri bulmakta üstüne yoktur. Bunları pazarlamayı düşünür, internette arar bulur ne varsa. Restoran işletmeciliği macerası da çok iyidir:) Ne yemekler yedik orada, tüm aile toplanıyorduk, iyi oluyordu ama sürdüremedi, devretti.

İşte bende de biraz girişimcilik ruhu var sanırım. Bir ara Sigorta Acenteliği yapıp batırmıştım:) Ama batmadan kimse patron olamaz değil mi? Şimdi maaşlı bir işim var ama hep ticaret yapıp para kazanmayı istemişimdir. Dolphin de hep ticaret yapmıştır, zorluklarına rağmen seviyor ticareti. Esnaflıktan yetiştiği için belki de (Kayınpederimim ayakkabı atölyesi varmış, orada çalışmış çocukken).

Çocuk yaşta çalışmaya başlayan kazanıyor bence. İhtiyacımız olmasa da çocuklarımızın part time çalışmasını, kendi harçlığını kazanmasını desteklemeliyiz derim hep. İnşallah Gigi de Cigi de büyüdüklerinde örneğin yaz tatillerinde çalışırlar, bunu yapmalarını en çok onlar adına isterim.

Ben bir süre önce internette bir araştırma yaptım, burada olmayan bir ürün grubu hakkında. Sonunda bir firmanın temsilciliğini aldım ve bu firmanın distribütörü olduk. Şimdi bu ürünün pazarlaması ile uğraşıyorum. Eğer düşündüklerimi uygulayabilirsem Dolphin'in şirketinden bu işi rahatça yapabileceğiz ve güzel bir kazancımız olacak.

En kısa zamanda ürünleri de tanıtıp ne şekilde alınabileceğini buraya yazacağım. İnternet üzerinden de satışı yapılabilecek çünkü.

Pazartesi, Şubat 02, 2009

And the Oscar goes to.... "one minutes!"

Kaç gündür gazetelere bakıyorum, bir Allahın kulu Davos krizinin önceden planlandığını yazacak mı diye, kimse yazmadı. Akşam Gazetesinden Oray Eğin yazmış, lütfen okuyun.

Sırf yerel seçimleri kazanmak için düzenlenmiş bu kabadayılık için en yakın çevremdekiler dahil çoğu kişi alkış tutuyor. İnanamıyorum, nasıl bu kadar saf olabiliyoruz? Alın işte,
Gazze başlıklı toplantı zirveden iki hafta önce Başbakan’ın isteği üzerine programa konmuş.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Başkanı Klaus Schwab’ın moderatörlüğünde bir toplantı olacakmış fakat toplantıdan iki gün önce WEF’ten gelen dosyada Gazze oturumunu Schwab’ın değil, ABD’li gazeteci David Ignatius’un yöneteceği bilgisi gelmiş. Başbakanlık bu değişikliğin sebebini sormuş ve böylesine hassas bir konuda Schwab yerine Amerikalı bir gazetecinin oturumu yönetmesinden memnun olmayacağı notunu WEF organizatörüne iletmiş. Daha sonra sonucu takip etmeyince Organizasyon da değişikliği aynen yürürlüğe koymuş.

Koskoca Başbakan çocuk gibi "küstüm oynamıyorum" diyebilir mi? "Siz zaten çocuk öldürmeyi bilirsiniz" der mi? Sormazlar mı 300 bin insanın ölümünden sorumlu olarak Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından aranan Sudan Devlet Başkanı'nı siz birkaç ay önce Ankara'da devlet töreni ile kabul etmediniz mi diye? Orada ölen çocuklar, çocuk değil miydi?



İsrail ile 140 milyon dolarlık silah anlaşmasını kim yaptı diye sormazlar mı? Türk askerinin başına çuval geçirilirken neden dünyayı ayağa kaldırmadınız demezler mi?

Demezler. Demeyiz. Çünkü biz unutmaya programlanmış bir halkız. Hatırlamayız, hesap sormayız. Biz anlık yaşarız. Bugün yaşarız, yarın unuturuz. Nasıl oluyor derseniz, ben de bilmem.

Hamas örgütünün 1988 yılında yayınladığı tüzüğünü biliyor musunuz? Tüzükte şöyle diyor: ‘Biz cihat yoluyla, şiddet yoluyla İsrail’i haritadan sileceğiz. Her türlü müzakereyi reddediyoruz. Filistin'de bir din devleti kuracağız. Filistin Kurtuluş Örgütü'ne karşı çıkmamızın temel sebeplerinden biri örgütün laik olmasıdır.'

Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı'nı ayakta alkışlıyorum. Oscar onundur, hatta Nobel Barış Ödülünü de alsın. Çoktan haketti.